Balat’ın sisli sabahında ışık, hafıza ve belirsizlik arasında dolaşan içsel bir yolculuk. İstanbul’un çok katmanlı ruhunu, Haliç’in sessizliğini ve kaybolma ile bulunma hâllerini anlatan şiirsel bir deneme.
Balat’ta Mavimsi Bir Sabah: Mülksüz Işık, Kayıp Sesler
Sabahın ilk ışığı henüz suya değmemişti. Balat’ın dar sokaklarında yürürken, adımlarımın sesi bile bana ait değilmiş gibi geliyordu. Sanki şehir, uyanmadan önce kendi hafızasını yokluyor, hangi anıları saklayıp hangilerini sisin içine bırakacağına karar veriyordu. İstanbul’un bu tarafında zaman, her sabah yeniden yazılan bir elyazması gibi. Harfleri dağınık, cümleleri eksik ama yine de anlamı taşıyan bir bütünlük var.
1.
Haliç’in üzerinde yükselen ince sis, Balat’ı bir adaya dönüştürüyordu. Ne tam gerçek ne tam hayal. Bu belirsizlik — belirsizlik değil, belirsizliğin kendine özgü bir açıklığı — burada yaşayan herkesin iç sesine sinmiş durumda. İnsan, bu sokaklarda yürürken kendi geçmişinin de sisle kaplandığını hissediyor. Sanki hatırladıklarımız bile bize ait değil; sadece şehirden ödünç aldığımız kırık aynalar.
Balat’ın sabahı, başka hiçbir semtin sabahına benzemez. Burada ışık bile mülksüzdür. Bir duvara konar, sonra bir kapı tokmağına, sonra bir kedinin sırtına. Hiçbir yerde uzun kalmaz. Sanki ışığın bile bir evi yoktur. Bu yüzden belki de insanlar burada daha sessiz konuşur, daha yavaş yürür, daha dikkatli bakar. Çünkü ışığın geçiciliği, insanın kendi geçiciliğini de hatırlatır.
2.
Sokağın köşesinde yaşlı bir adam, küçük bir tabureye oturmuş, elindeki çay bardağını iki eliyle tutuyordu. Çayın buharı sisle karışıyor, adamın yüzünü yarı görünür, yarı görünmez kılıyordu. Yanından geçerken göz göze geldik. Gözlerinde, yıllardır aynı manzarayı izleyen birinin dinginliği vardı. Belki de bu yüzden hiçbir şey söylemedi. Balat’ta bazı bakışlar kelimelerin yerine geçer.
Biraz ileride, eski bir Rum evinin önünde durdum. Ahşap panjurların rengi solmuş, duvarların sıvası yer yer dökülmüş ama ev hâlâ ayakta. Sanki geçmişin ağırlığını taşımak için değil, onu hatırlatmak için var. Bu evlerin çoğu artık boş ama boşluk burada bir eksiklik değil, bir tür yankı. İçinde kimsenin yaşamadığı bir ev, bazen en çok hikâye anlatan evdir. Çünkü sessizlik, insanın kendi sesini duymasına izin verir.
Balat’ın sokaklarında yürürken, her köşe başında başka bir geçmişle karşılaşırsın. Bir kapının üzerinde İbranice bir yazı, biraz ileride bir haç, sonra bir minare. Hepsi aynı sokakta, aynı havayı soluyarak durur. Bu çeşitlilik, bir arada olmanın değil, birlikte kaybolmanın çeşitliliğidir. Çünkü burada hiçbir kimlik tam olarak görünmez; hepsi sisin içinde birbirine karışır.
3.
Haliç’in kıyısına indiğimde, suyun üzerinde ince bir titreşim vardı. Rıhtıma bağlı tekneler hafifçe sallanıyor, motor sesleri sisin içinde boğuk bir yankıya dönüşüyordu. Balıkçıların sabah hazırlıkları neredeyse ritüel gibi. Her hareketin bir zamanı, her sesin bir karşılığı var. Bu düzen, şehrin kaotik yüzünün ardında saklı olan başka bir İstanbul’u gösteriyor. Daha yavaş, daha derin, daha içsel bir İstanbul.
Bir an durup suya baktım. Yüzeyde hiçbir şey net değildi. Gökyüzü, su, sis; hepsi birbirine karışmıştı. Sanki dünya, çizgileri silinmiş bir eskiz defteri gibiydi. Bu belirsizlik beni rahatsız etmedi. Aksine, içimde tuhaf bir huzur uyandırdı. Çünkü bazen insan, netlikten çok belirsizliğe ihtiyaç duyar. Netlik sınır çizer, belirsizlik ise alan açar.
4.
Balat’ta kendi içimde de bir alan açıldığını hissettim. Düşüncelerim daha yumuşak, daha geçirgen hâle geldi. Sanki zihnimdeki duvarlar da sisle kaplanmıştı. Bu sis, bir şeyleri gizlemek için değil, bir şeyleri daha görünür kılmak için vardı. Çünkü bazı hakikatler ancak flu olduğunda anlaşılır.
Bir sokak kedisi yanıma yaklaştı. Gözleri sarı, tüyleri ıslaktı. Sessizce durdu, sonra yavaşça uzaklaştı. Kedinin adımlarını izlerken onun da bu sisli sabahın bir parçası olduğunu düşündüm. Burada her şey; insanlar, hayvanlar, evler, sesler; aynı atmosferin içinde çözülüyor. Hiçbir şey diğerinden tamamen ayrı değil. Bu bütünlük, Balat’ın en görünmez ama en güçlü özelliği.
Biraz ileride, küçük bir fırının önünden geçtim. İçeriden taze ekmek kokusu geliyordu. Bu koku, sisin içinden geçip doğrudan kalbe dokunan bir sıcaklığa sahipti. Fırının kapısı açıktı; içeride genç bir kadın tezgâha yeni ekmekler diziyordu. Yüzünde hafif bir yorgunluk ama aynı zamanda bir kabulleniş vardı. Belki de her sabah aynı ritmi tekrar etmek insana bir tür içsel düzen kazandırıyordu.
5.
Balat’ın sokakları, insanın kendi iç ritmini de yavaşlatıyor. Burada acele etmek anlamsız. Çünkü sis, aceleyi yutar. Adımların hızlansa bile, zamanın akışı değişmez. Bu yüzden belki de insanlar burada daha çok düşünür, daha çok hisseder. Çünkü şehir, onlara bunu yapmaları için alan tanır.
Bir duvarın dibinde durup derin bir nefes aldım. Hava nemliydi ama ağır değildi. İçinde tuhaf bir açıklık vardı. Bu açıklık, insanın içini de açıyor. Sanki nefes alırken sadece havayı değil, şehrin hafızasını da içine çekiyorsun. Bu hafıza kişisel değil; kolektif. Ama yine de her nefeste biraz daha senin oluyor.
6.
Kıyısında yürümeye devam ederken sis yavaş yavaş dağılmaya başladı. Siluetler belirginleşti, sesler netleşti, renkler ortaya çıktı. Ama bu netlik, sabahın belirsizliğini yok etmedi. Aksine, onu daha değerli kıldı. Çünkü insan, bir şeyin netleşmeden önceki hâlini de hatırladığında, o şeye daha derin bir bağ kurar.
Sabah bana şunu öğretti: Belirsizlik, bir eksiklik değil; bir davet. Kendini yeniden düşünmeye, dünyayı yeniden görmeye, zamanı yeniden hissetmeye çağıran bir davet. Sis, gerçeği gizlemez; gerçeğin başka bir yüzünü gösterir.
Burada her sabah bir tür yeniden doğuştur. Şehir sisin içinden çıkar ama sisin bıraktığı izler kaybolmaz. O izler, insanın iç dünyasında sessizce yer eder.
7.
Bugün yürürken, kendi içimde de bir şeylerin değiştiğini hissettim. Belki çok küçük, belki fark edilmesi zor bir değişim. Ama yine de gerçek. Çünkü bazen insan, büyük dönüşümleri değil, küçük kaymaları hisseder. Ve o kaymalar, zamanla bir yolculuğa dönüşür.
Sisli sabahı, bana bu yolculuğun başlangıcını hatırlattı. Kendime doğru, şehre doğru, zamana doğru bir yolculuk. Belirsiz ama açık. Sessiz ama derin.
Ve ben, bu sabahın içinde, hem kayboldum hem de bulundum.
Benzer yazılar:





Leave a Reply