Spread the love

Yedikule’nin dar ve unutulmuş bir sokağında geçen bu içsel yolculuk, İstanbul’un taşlarında saklı zamanı, surların gölgesindeki sessizliği ve insanın kendi içindeki ışığı keşfeder. Mekânın ruhu, tarih ve melankoliyle birleşerek derin bir farkındalık alanı açar.


Sokakların Unuttuğu Işık:  Yedikule’nin Kırık Eşiğinde Bir Gün

İstanbul’un güneyinde, denizin tuzunu taş duvarlara taşıyan rüzgârın altında, Yedikule’nin dar sokaklarından biri vardır; ne haritalarda belirgin bir iz bırakır ne de turistlerin adımlarını çağırır. Bu sokak, şehrin kalabalığından kopup kendi içine çöken bir nefes gibidir. Bir ucu, yüzyıllardır ayakta duran Bizans surlarına yaslanır; diğer ucu ise insanın içindeki görünmez duvara. Burada zaman ilerlemez. Sadece durur, bekler, dinler.


1.

Sabahın erken saatlerinde, güneş henüz kendini tam göstermeden, sokak gri bir sessizliğe bürünür. Çatılardan sarkan kablolar, rüzgârla hafifçe titrer; bu titreme, sanki eski bir udun kopmuş teli gibi, havada ince bir melodi bırakır. Çocuk sesleri duyulmaz, çünkü bu sokakta çocuklar bile fısıltıyla oynar. Her şey, sanki birinin uyanmasını bekliyormuş gibi temkinlidir.

Taşları çarpık ve yorgundur. Çoğu, yıllar önce döşenmiş çakıl taşlarının arasından çıkan ince otlarla kaplıdır. Bu otlar, güneş görmeyen bir avluda büyüyen sabırlı bitkiler gibi, sokağın karanlığına alışmışlardır. Onların solgun yeşili, duvarların kızıl kahverengisiyle birleşerek tuhaf bir renk armonisi yaratır. Bu armoni, İstanbul’un başka hiçbir yerinde duyulmaz.

Sokağın ortasında yürürken, insanın adımları yankılanmaz. Sanki taşlar, sesleri içine çekip saklar. Belki de bu sokak, duyduklarını kimseye söylemeyen bir sırdaş gibidir. Her adım, insanın kendi içindeki boşluğa doğru atılmış gibi hissedilir. Bu yüzden burada yürümek, bir yerden bir yere gitmekten çok, kendine yaklaşmak gibidir.

Sonunda yükselen surlar, gökyüzünü ikiye böler. Bir tarafında mavi, diğer tarafında taşın ağır rengi. Bu iki renk arasında sıkışmış gibi duran sokak, insanın içindeki ikiliği hatırlatır: bir yanda özgürlük arzusu, diğer yanda geçmişin ağırlığı. Surların gölgesi, öğle vakti sokak boyunca uzanır ve her şeyi siyaha boyar. Bu siyah, karanlık değildir; daha çok bir derinlik gibidir. İçine bakıldığında, insan kendi yüzünü değil, kendi düşüncelerinin kırık yansımalarını görür.


2.

Bir gün, bu sokakta yürürken yaşlı bir kadınla karşılaştım. Elinde küçük bir sepet vardı; içinde birkaç limon, biraz maydanoz ve bir parça ekmek. Bana baktı, gülümsedi ve “Bu sokak insanı değiştirir,” dedi. Nedenini sormadım. Çünkü cevabı zaten biliyordum: Bu sokak, insanı kendisiyle yüzleştirir.

Kadın uzaklaştıktan sonra, surların dibine oturdum. Taşların soğukluğu, sırtımdan içime doğru yayıldı. Bir süre gözlerimi kapattım. Rüzgâr, duvarların arasından geçerken eski bir hikâye anlatır gibi uğulduyordu. Bu hikâyenin kelimeleri yoktu; sadece hisleri vardı. Belki de bazı hikâyeler, kelimelere ihtiyaç duymaz.

Gözlerimi açtığımda, sokak yine aynı sessizlik içindeydi. Fakat ben aynı değildim. İçimde, uzun zamandır unuttuğum bir duygu kıpırdıyordu: sakinlik. İstanbul’da sakinlik bulmak, bir mucizeye tanık olmak gibidir. Ama Yedikule’nin bu sokağı, mucizeleri saklayan bir yerdi.

Sokağın duvarlarında, zamanın bıraktığı izler vardı: çatlaklar, dökülmüş sıvalar, paslanmış demirler. Bu izler, bir şehrin yaşlanmasının değil, olgunlaşmasının işaretleriydi. Her çatlak, bir hikâye anlatıyordu. Her dökülen sıva, bir anıyı saklıyordu. İnsan, bu izlere dokunduğunda, kendi hayatındaki çatlakları da fark eder. Ve belki de ilk kez, onlardan kaçmak yerine onları kabul eder.


3.

Gün ilerledikçe sokak biraz daha aydınlanır, ama hiçbir zaman tam anlamıyla ışığa teslim olmaz. Güneş, buraya hep çekingen gelir. Sanki bu sokak, fazla ışığı reddeder; çünkü karanlık, onun kimliğinin bir parçasıdır. Bu karanlık, korkutucu değil; daha çok koruyucu bir örtü gibidir. İnsan, bu örtünün altında kendini güvende hisseder.

Öğleden sonra, sokakta hafif bir hareketlilik olur. Kapılar açılır, pencereler aralanır. Fakat bu hareketlilik bile sessizdir. İnsanlar birbirine yüksek sesle seslenmez; sanki sokak, gürültüyü kabul etmeyen bir mabettir. Bu mabedin rahipleri ise sıradan insanlardır: yaşlılar, balıkçılar, terziler, ev kadınları. Hepsi, bu sokağın ritmine uyum sağlamış gibidir.

Bir ara, surların tepesinde bir kedi belirdi. Gözleri altın sarısıydı. Bana baktı, sonra yavaşça kayboldu. Kedinin bakışı, sanki “Burada yabancı değilsin,” diyordu. Belki de gerçekten değildim. Çünkü bu sokak, insanı yabancı hissettirmez; aksine, onu kendi içine davet eder.


4.

Akşamüstü olduğunda, sokak yeniden karanlığa gömülür. Fakat bu karanlık, sabahkinden farklıdır. Daha sıcak, daha derin, daha içsel. Surların gölgesi, sokak boyunca uzanır ve her şeyi bir kez daha sarar. Bu sarılış, bir veda değil; hatırlatmadır: Her gün biter, ama bazı yerler bitmez.

Bu sokağı, İstanbul’un unuttuğu bir ışığı saklar. Işık, ne lambalardan gelir ne de güneşten. Bu ışık, insanın içinden doğar. Burada yürüyen herkes, bu ışığı fark eder. Ve belki de bu yüzden, bu sokak insanı değiştirir.

Gece çöktüğünde, sokak tamamen sessizleşir. Fakat bu sessizlik, boşluk değil; doluluk hissi verir. Sanki sokak, gün boyunca topladığı tüm hikâyeleri geceye teslim eder. Bu hikâyeler, rüzgârla birlikte surların üzerinden geçer ve şehrin diğer sokaklarına karışır. Belki de İstanbul’un büyüsü buradan gelir: Bir sokakta başlayan hikâye, başka bir sokakta tamamlanır.

Yedikule’nin bu dar, unutulmuş sokağı, bana şunu öğretti: İnsan bazen kaybolduğu yerde bulunur. Ve bazen, hiçbir yere çıkmayan bir sokak, insanın içindeki en geniş kapıyı açar.


Benzer yazılar:


Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading