Büyükada’nın terk edilmiş iskelesi üzerine şiirsel bir düşünüş; çürümüş ahşap, tuz ve karanlık suyun arasında, insanı sessiz bir içsel vedaya çağıran eşik mekân.
Büyükada’da Terk Edilmiş Bir İskele Üzerine
Gece, adanın kıyılarına ağır bir örtü gibi çökerken, eski iskele hâlâ ayakta durmaya çalışıyordu. Kimsenin beklemediği, kimsenin uğramadığı, zamanın bile tereddütle yaklaştığı bir yerdi burası. Ahşap kirişler, yılların tuzu ve rüzgârıyla incelmiş, sanki her an kırılacakmış gibi hafifçe sallanıyordu. Ama yine de düşmüyordu; düşemiyordu. Çünkü bazı yapılar, yıkılmak için değil, sessizce hatırlatmak için var olur.
1.
İskeleye doğru yürürken adımlarımın altında çakıllar çıtırdadı. Bu ses, gecenin derinliğinde yankılanan tek canlı şeydi. Deniz, karanlık bir nefes gibi ağır ağır kıpırdıyor, dalgalar iskele ayaklarına vurdukça içimde tuhaf bir ritim uyanıyordu. Sanki su, kendi dilinde bir şey anlatmaya çalışıyor ama ben henüz o dili bilmiyordum.
Rüzgâr, paslanmış zincirleri hafifçe sallıyor, metalin taşla sürtünmesinden çıkan o ince, acı ses havaya karışıyordu. Bu ses, bir ağıtın ilk notasına benziyordu. Ne tam bir çığlık ne de tam bir fısıltı. Arada bir yerde, insanın içini kemiren o belirsiz bölgede duruyordu. Belki de bu yüzden bu iskele, adanın en dürüst yeriydi: hiçbir şeyi saklamıyor, hiçbir şeyi süslemiyordu. Çürümenin bile kendine ait bir estetiği olduğunu hatırlatıyordu.
Ay, suyun üzerinde kırık bir madeni para gibi parlıyordu. Parçalanmış bir ışık, dalgaların arasında kaybolup yeniden beliriyordu. Bu görüntü bana, insanın kendi içindeki kırılmaları hatırlattı. Ne kadar saklamaya çalışırsak çalışalım, bazı yarıklar ışığı da karanlığı da içeri alır. Ve belki de bizi insan yapan tam olarak budur: bütünlüğümüz değil, kırılganlığımız.
İskeleye adım attığımda, tahtaların altında hafif bir esneme hissettim. Sanki iskele, yıllar sonra ilk kez birinin ağırlığını duyuyor ve buna şaşırıyordu. Bu şaşkınlıkta bir minnettarlık vardı. İnsan bazen yalnızlığını o kadar içselleştirir ki, bir temas bile onu ürkütür. Ama yine de temas ister. Bu iskele de öyleydi: unutulmuşluğun içinde bile bir karşılaşma umudu taşıyordu.
2.
Deniz kokusu keskin ve tuzluydu. İçine yosun, çürümüş tahta ve soğuk suyun metalik tadı karışmıştı. Bu koku, adanın hafızası gibiydi. Her dalga, geçmişten bir parça getiriyor, sonra onu tekrar derinliklere taşıyordu. Büyükada’nın yıllardır sakladığı hikâyeler, bu kokunun içinde dolaşıyor olmalıydı. Burada nefes almak, başka hiçbir yerdeki gibi değildi. Sanki her nefes, insanı biraz daha geçmişe, biraz daha kendine çekiyordu.
İskele ucuna doğru ilerledim. Burada, denizle gökyüzü arasındaki sınır neredeyse silinmişti. Karanlık, suyun üzerinde ince bir tül gibi duruyor, ay ışığı bu tülü hafifçe yırtıyordu. Bu manzara bana vedaların doğasını düşündürdü. Bir şeyden ayrılmak, aslında onunla son kez bütünleşmektir. İnsan, bırakmadan önce daha sıkı tutar ve tam o anda tutuşun kendisi bir ağırlığa dönüşür.
Bu yüzden iskeleler, ayrılıkların en dürüst mekânlarıdır. Burada insanlar birbirine son kez sarılır, son kez bakar, son kez susar. Sonra biri gider, biri kalır. Ama iskele, her iki tarafın da yükünü taşır. Gidenin adımlarını da, kalanın sessizliğini de. Bu iskele ise artık kimseyi uğurlamıyordu. Ama yine de bir veda enerjisi taşıyordu. Sanki her gece, görünmez bir yolcu buradan ayrılıyor, görünmez bir başka yolcu buraya dönüyordu.
Bir an durup gözlerimi kapadım. Rüzgâr saçlarımı hafifçe savurdu. İçimde, uzun zamandır unuttuğum bir his uyandı: boşluğa güvenme hissi. İnsan, çoğu zaman boşluktan korkar. Çünkü boşluk, kontrol edemediğimiz bir alandır. Ama bazen boşluk, insanın kendini yeniden kurabileceği tek yerdir. İskele de bunu fısıldıyordu: “Bırak. Tutmayı bırak. Kıyıyı bırak. Kendini bırak.”
Gözlerimi açtığımda suyun üzerinde küçük bir dalga halkası gördüm. Nereden geldiğini bilmiyordum. Belki bir balık, belki düşen bir yaprak, belki de görünmez bir anın titreşimi. Ama o halka, gecenin karanlığında bir anlam taşıyordu. Her şeyin bir başlangıcı ve bir bitişi olduğunu hatırlatıyordu. Ve bazen bu iki uç, aynı noktada buluşuyordu.
3.
İskeleden geri dönerken adımlarım daha hafifti. Sanki iskele, içimdeki bir ağırlığı almıştı. Belki de vedalar sandığımız kadar acı verici değildir. Belki de bazı vedalar insanı özgürleştirir. Büyükada’nın bu terk edilmiş iskelesi bana tam olarak bunu öğretti: Bazen bir yerin çürümesi, insanın içindeki bir şeyin iyileşmesine izin verir.
Kıyıya vardığımda arkamı dönüp son kez baktım. İskele, karanlığın içinde ince bir çizgi gibi duruyordu. Ne tamamen yaşayan ne tamamen ölü. Arada bir yerde. Tıpkı insan ruhu gibi. Tıpkı hayatın kendisi gibi.
Ve o an anladım: Bu iskele aslında bir son değil, bir eşikti. Bir geçiş, bir bırakma anı, bir veda.
Benzer yazılar:





Leave a Reply