Edirnekapı’nın eski bir mahzeninde bulunan mor porfir taşının etrafında gelişen şiirsel ve felsefi bir hikâye. Bizans’ın unutulmuş izleri, Osmanlı yoksulluğu ve taşın taşıdığı kader duygusu bu atmosferik öyküde iç içe geçiyor.
Mahzendeki Mor Taşın Sessizliği
1.
Edirnekapı’nın dar sokaklarında akşam her zaman biraz daha erken çöker. Hava, surların taşlarına sinmiş eski bir hikâyeyi hatırlatır; rüzgâr, yüzyıllar boyunca aynı çizgiyi takip etmiş gibi, hep aynı köşeden esmeye devam eder. O gün de öyleydi. Yazın ortasında olmamıza rağmen, mahallede dolaşan serinlik insanın içini ürperten bir sessizlik taşıyordu. Sanki görünmeyen bir el, zamanı hafifçe geri çekmişti.
Ben bu sessizliğin peşinden yürüyordum. Bir süredir fotoğraf çekmek için eski semtleri dolaşıyordum ama Edirnekapı’da beni çeken şey fotoğraflardan çok daha derindi. Belki taşların hafızası, belki de kaderin insanı hiç beklemediği yerlere götüren o tuhaf eğilimi. Her adımda toprağın altında saklanan bir hikâyeye yaklaşır gibi hissediyordum.
Sokağın sonunda, yaşlı bir kadının oturduğu küçük bir ev vardı. Kapısı her zaman açıktı; içeriden gelen toprak kokusu, mahzenlerde saklanan sebzelerin ağır nefesiyle karışıyordu. Kadın beni görünce başını hafifçe salladı. “Yine geldin,” dedi. Sesinde yorgun ama sıcak bir ton vardı. “Bugün mahzene inmek ister misin? Orada sana göstermek istediğim bir şey var.”
2.
Bu davet, beklemediğim kadar doğal geldi. Sanki uzun zamandır oraya çağrılmayı bekliyordum. Başımı eğip kabul ettim. Kadın, evin arka tarafındaki dar kapıyı açtı. İçeriden soğuk bir hava yükseldi; yazın ortasında bile insanın kemiklerine işleyen bir serinlik. Merdivenler taş değildi, sadece yıllar boyunca sertleşmiş toprak. Her basamakta, geçmişin nefesi biraz daha belirginleşiyordu.
Mahzen küçük ama derindi. Tavan alçaktı; bazı yerlerde eğilmek gerekiyordu. Çuvallar, eski tahta kasalar, bir köşede üst üste dizilmiş patates torbaları… Her şey sıradan görünüyordu. Ta ki gözüm mahzenin en karanlık köşesinde parlayan o mor yüzeye takılana kadar.
Kadın bakışımı fark etti. “Evet,” dedi. “Onu göstermek istemiştim.”
Yaklaştım. Toprağın içinden yükselen bir taş parçasıydı bu. Mor, soğuk, pürüzsüz. Üzerine yıllar boyunca toprak sürülmüş olmasına rağmen yüzeyi hâlâ parlaktı. Sanki birileri onu dün cilalamış gibi. Taşın rengi, sıradan bir taşın rengi değildi. Bu, porfir taşıydı, Bizans’ın imparatorlarına ayrılmış, gücün ve kaderin sembolü olan o nadir taş.
Elimi uzattım. Dokunduğum anda içimden bir ürperti geçti. Taş, mahzenin geri kalanından daha soğuktu. Sanki başka bir zamandan gelmişti. Belki de gerçekten öyleydi.
“Burada ne işi var?” diye fısıldadım ama sesim mahzenin duvarlarına çarpıp kayboldu.
Kadın omuzlarını silkti. “Ben de bilmiyorum. Evimi aldığımda da buradaydı. Toprağı kazdıkça daha fazlası ortaya çıktı. Ama tamamını çıkaramadık. Sanki yer onu bırakmak istemiyor.”
Taşın etrafındaki toprak, yıllar boyunca onu saklamaya çalışmış gibiydi ama aynı zamanda onu saklamakta başarısız olmuştu. Porfir, kendi kaderini seçen bir taştı. Yerin altına gömülse bile bir gün yüzeye çıkmayı başarırdı.
3.
Kadın bir sandalyeye oturdu. “Bazen düşünüyorum,” dedi. “Bu taş buraya nasıl geldi? Belki bir zamanlar surların yakınında bir saray vardı. Bir depremde yıkıldı. Belki de insanlar onu buraya sakladı. Ama neden? Bir imparator taşını neden bir mahzene gömsün?”
Sorular havada asılı kaldı. Ben taşın yüzeyine bakmaya devam ettim. Morun içinde, neredeyse görünmez çizgiler vardı. Sanki taş, kendi içinde bir harita taşıyordu. Bir zamanlar bir sütunun parçası olduğu belliydi. Belki bir tahtın ayağıydı. Belki bir imparatorun dokunduğu son şey.
Mahzenin kokusu ağırlaştı. Toprak, çuvallar, eski ahşap… Hepsi bir anda daha belirgin hale geldi. Ama taşın kokusu yoktu. Taş, kokusuz bir geçmişti. Sessiz bir kader.
“Biliyor musun,” dedi kadın, “ben bazen onunla konuşuyorum. Saçma gelebilir ama… İnsan yalnız yaşayınca taşlarla bile konuşuyor.”
Gülümsedim. “Belki taş da seni dinliyordur.”
Kadın başını salladı. “Belki. Ama cevap vermiyor. Sadece soğuk.”
4.
Taşın soğukluğu, mahzenin karanlığında bir tür ışık gibiydi. İnsan dokundukça kendi bedeninin sıcaklığını kaybediyor, taşın sessizliğine karışıyordu. Bir an için, taşın içinden bir ses duyacakmış gibi oldum. Ama bu sadece hayaldi. Ya da belki hayal değildi.
Kadın ayağa kalktı. “Ben yukarı çıkıyorum. Sen biraz daha kalabilirsin. Taş seni rahatsız etmez.”
Mahzende yalnız kaldım. Sessizlik bir anda daha yoğunlaştı. Taşın yanında durdum. Elimi tekrar üzerine koydum. Bu kez daha uzun süre. Soğuk parmaklarımın arasından içime doğru ilerledi. Ama bu soğuk rahatsız edici değildi. Daha çok bir hatırlatma gibiydi. Bir şeyin geri döndüğünü söyleyen bir işaret.
Gözlerimi kapadım. Bir an için mahzenin duvarları kayboldu. Yerine yüksek sütunlar, geniş bir salon, mor taşlarla süslü bir taht odası belirdi. Bir imparator, ağır bir pelerinle taşın üzerinde duruyordu. Yüzü belirsizdi ama duruşu netti. Gücün ağırlığını taşıyan bir beden. Sonra görüntü kayboldu. Yerine yine mahzenin karanlığı geldi.
Derin bir nefes aldım. Taşın üzerindeki elimi çektim. Parmaklarım hâlâ soğuktu.
5.
Yukarı çıktığımda kadın çay demlemişti. “Mahzen bazen insanı geçmişe götürür,” dedi. “Ama orada fazla kalmamak gerekir.”
Çayı yudumlarken, taşın soğukluğu hâlâ içimdeydi. Ama bu soğukluk, bir tehdit değil, bir hatıra gibiydi. Edirnekapı’nın sokaklarına çıktığımda hava daha da serinlemişti. Surların taşları, mahzendeki porfirle aynı sessizliği taşıyordu.
O günden sonra mahzene birkaç kez daha indim. Her seferinde taşın yüzeyi biraz daha belirginleşmiş gibiydi. Sanki toprak, onu yavaş yavaş serbest bırakıyordu. Belki bir gün tamamen ortaya çıkacak. Belki de hiç çıkmayacak. Kader bazen taşlarla bile oyun oynar.
Ama şunu biliyorum: O mahzende duran mor taş, sadece bir tarih parçası değil. Aynı zamanda bir hatırlatma. Gücün, ihtişamın, çöküşün ve sessizliğin birbirine karıştığı bir hikâye. Ve bu hikâye, Edirnekapı’nın dar sokaklarında hâlâ dolaşıyor.
Belki bir gün taşın tamamı ortaya çıktığında mahzenin karanlığı aydınlanacak. Belki de taş olduğu yerde kalacak ve sadece onu görenlere kendi sessizliğini fısıldamaya devam edecek.
Ama ne olursa olsun, o mor taşın soğukluğu, yazın ortasında bile insanın içini titreten bir gerçeklik olarak kalacak. Çünkü bazı taşlar sadece taş değildir. Bazıları kaderdir. Bazıları geçmişin unutulmuş bir nefesidir. Ve bazıları, bir mahzenin karanlığında bile kendi ışığını taşır.
Benzer yazılar:





Leave a Reply