İstanbul’un sisli sabahlarında vapurların gıcırtısı, şehrin hafızasıyla iç içe geçen bir geçiş ve kaybediş hikâyesine dönüşüyor. Bu metin, kıtalar arasındaki yolculuğun insanın iç kapılarını nasıl açtığını anlatan şiirsel ve felsefi bir düzyazı sunuyor.
Gıcırtının İçindeki Şehir
1.
Sabahın henüz karar vermediği bir saat. Ne geceyi bırakmış ne de güneşi kabul etmiş. İstanbul’un kıyılarında bu saat, insanın içindeki en eski duyguları uyandırır: bekleyiş, belirsizlik, hafif bir ürperti. Kalkan ilk otobüslerin camlarında tuzlu bir buğu, deniz tarafından taşınmış gibi. Şehrin metal hafızası, daha gün başlamadan uyanır.
O sabah ben de uyanmıştım ama bedenimden önce düşüncelerim kalkmıştı. İçimde bir gıcırtı vardı; vapurların değil, kendi içimdeki kapıların gıcırtısı. Uzun zamandır açmadığım bir odaya giriyormuşum gibi. Belki de insanın içindeki kapılar, şehirdeki kapılarla aynı ritimde açılıp kapanır. İstanbul’un kapıları yoruldukça, bizimkiler de yorulur.
Kıyıya indiğimde hava hâlâ griydi. Rüzgâr, iliklerime işliyormuş gibi soğuktu. Eski bir vapur yanaşıyordu; gövdesi tuzla kabarmış, boyası yer yer dökülmüş ama hâlâ bir gurur taşıyordu. Sanki şehri her gün yeniden kuran bir işçi gibiydi. Vapurun yanaşırken çıkardığı ses, bir şehrin yaşlanma sesiydi: gıcırtı, metalin hafif bir iniltiyle kendini bırakması.
O an fark ettim: İstanbul’un sabahları, yaşlanmanın en dürüst hâlidir.
2.
Vapura bindim. İçerideki koltuklar, yılların ağırlığını taşıyan birer sessiz tanık gibiydi. Her koltukta bir hikâye oturmuş, kalkmış, unutulmuş. İnsan bazen bir koltuğa oturur ve kendi hikâyesinin de bir gün unutulacağını hisseder. Bu düşünce beni ürkütmedi; aksine, tuhaf bir huzur verdi. Unutulmak, bazen özgürleşmektir.
Vapur hareket etti. Motorun titreşimi, içimdeki gıcırtıyla birleşti. Şehrin iki yakası arasında ilerlerken suyun üzerinde ince bir sis vardı. Sis, kıyıları birbirine bağlayan bir dikiş gibiydi. İstanbul’un yaralarını gizleyen bir örtü. Her şehir yaralanır ama İstanbul’un yaraları, suyla yıkanır ve tuzla mühürlenir.
Yanımda oturan yaşlı adam, elindeki gazeteyi açtı. Gazetenin hışırtısı, vapurun gıcırtısına karıştı. Adamın yüzünde, yılların biriktirdiği çizgiler vardı. Ama gözleri hâlâ gençti; sanki bir şey bekliyordu. Belki de hepimiz bir şey bekliyoruz: bir ses, bir işaret, bir açıklık. Adam bana dönüp gülümsedi.
“Bu ses,” dedi vapurun gıcırtısını işaret ederek, “şehrin sabah duasıdır.”
Cümle sisin içinde kaybolmadı. Tam tersine, sis o cümleyi sakladı, korudu. Sanki şehir kendi duasını bir yabancının ağzından duyduğunda rahatlıyordu.
3.
Vapurun güvertesine çıktım. Rüzgâr yüzümü keskin bir bıçak gibi okşadı. Denizin kokusu, metalin kokusuyla karışmıştı. Bu karışım, İstanbul’un gerçek kokusudur: tuz, mazot, pas, hafıza. Rüzgâr saçlarımı savururken, içimdeki gıcırtı biraz hafifledi. Belki de insanın içindeki kapılar rüzgârla yağlanır.
Karşı kıyı yavaş yavaş beliriyordu. Sis, kıyının hatlarını önce saklıyor, sonra bir ressamın fırçası gibi ortaya çıkarıyordu. Şehrin silueti bir an için tanıdık olmaktan çıkıp yabancılaşıyordu. Bu yabancılık, insanın kendine yabancılaşmasıyla aynıydı. Kendimizi her gün yeniden tanımamızın sebebi de bu: Sis, hafızamızı her sabah biraz siler.
Vapurun gıcırtısı bir an durdu. Motorun ritmi değişti. Sanki vapur bir şey söylemek istiyordu ama söyleyemiyordu. Metalin dili vardır ama insanlar çoğu zaman o dili duyamaz. Ben o an duydum: Vapur şehre bir sır fısıldıyordu.
Sır şuydu: “Her geçiş, bir kaybediştir.”
Bu cümle içimde yankılandı. Şehirler arası geçişler, kıtalar arası geçişler, hayat evreleri arasındaki geçişler… Hepsi bir kaybediştir. Bir yakadan diğerine geçerken bir şey bırakırız. Bazen bir alışkanlığı, bazen bir insanı, bazen bir duyguyu. Kaybetmek, geçişin doğal bedelidir.
4.
Vapur kıyıya yanaşırken gıcırtı yeniden yükseldi. Bu kez daha sert, daha kararlı. Sanki vapur, kaybedişi kabul etmişti. Ben de kabul ettim. İnsan, kaybettiklerini kabul ettiğinde hafifler.
Kıyıya adım attığımda sis biraz dağılmıştı. Şehrin sesi daha belirgindi: martıların çığlığı, motorların uğultusu, insanların telaşlı adımları. Her ses, şehrin bir katmanıydı. İstanbul, seslerden oluşan bir mimaridir. Her ses bir sütun, bir kemer, bir koridor.
Yürümeye başladım. Sokaklar henüz kalabalık değildi. Bir simitçinin tezgâhından yükselen sıcak susam kokusu, sabahın soğukluğunu kırıyordu. Simitçi, tezgâhını düzenlerken kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Mırıldanma, şehrin en eski müziğidir. İnsanlar konuşmadan önce mırıldanır; şehir de öyle.
Bir ara durdum. Bir duvarın üzerinde, yağmurla solmuş bir yazı gördüm: “Her şey geçer ama iz kalır.”
Bu cümle, vapurun fısıldadığı sırla aynıydı: geçiş ve kaybediş. Ama izler kalır. İnsan, izleriyle yaşar. Şehir de öyle. İstanbul’un izleri, paslı vapurlarda, eski sokaklarda, yıpranmış duvarlarda, sisli sabahlarda saklıdır.
5.
Yoluma devam ederken, içimdeki gıcırtı neredeyse tamamen kaybolmuştu. Yerine hafif bir esinti gelmişti. Belki de içimdeki kapı açılmıştı. Belki de o kapının ardında yıllardır bekleyen bir şey vardı: sessizlik. İnsan bazen sessizliğe ulaşmak için gıcırtıdan geçer.
Bir kahvehaneye girdim. İçeride birkaç kişi vardı; hepsi kendi dünyasına dalmıştı. Kahve kokusu, sabahın sisini içime çekmiş gibiydi. Bir fincan kahve söyledim. Fincanın sıcaklığı avuçlarımı ısıttı. Kahvenin yüzeyinde hafif bir titreşim vardı; sanki vapurun motoru hâlâ içimde çalışıyordu.
Kahveyi içerken yaşlı adamın sözünü düşündüm: “Bu ses, şehrin sabah duasıdır.” Belki de her şehrin bir duası vardır. İstanbul’un duası gıcırtıdır; metalin yorulmuş sesi. İnsanların duası ise sessizdir; iç kapıların açılırken çıkardığı hafif inilti.
Kahvemi bitirip dışarı çıktığımda güneş nihayet kararını vermişti. Sis yavaşça çekiliyor, sokaklar aydınlanıyordu. Şehir kendi ağırlığını taşıyacak gücü bulmuş gibiydi. Ben de bulmuştum.
O gün vapurun gıcırtısı bana bir şey öğretti: Geçişler kaçınılmazdır. Kaybedişler de. Ama her kaybediş yeni bir kapının açılışıdır.
Ve bazen, o kapı açılırken çıkan ses bir şehrin sabah duasına karışır.
Benzer yazılar:





Leave a Reply