İstanbul’un eski bir moloz yığınının altında yüzyıllardır çamura gömülü duran kurşun zarın sessiz hikâyesi: kaybolmuş bir oyunun, yarım kalmış bir kaderin ve şehrin karanlık sularında saklanan mitolojik hafızanın izini süren şiirsel bir anlatı.
Kurşun Zar’ın Sessizliği
1.
İstanbul’un kıyılarında, gecenin en derin saatlerinde suyun sesi değişir. Şehrin gürültüsü uzaklaşır, dalgalar kendi içlerine kapanır, rüzgâr bile daha yumuşak esmeye başlar. Bu saatlerde, eski ahşap iskelelerinin altında saklanan şeyler, gündüzün kalabalığına hiç görünmeyen bir hayat sürer. Kimi zaman yosunların arasında kaybolmuş bir bakır yüzük, kimi zaman bir sandalın çürümüş ipi… ve bazen, kimsenin artık hatırlamadığı bir oyunun kaderini taşıyan küçük bir kurşun zar.
Bu hikâye, işte o zarın sessizliğinden doğuyor.
Kıyıya her gelişimde aynı yolu izlerim. Dar sokaklardan geçer, balıkçıların sabah hazırlığına bıraktığı tuzlu kokuyu içime çeker, sonra iskelenin ucuna kadar yürürüm. Ahşap tahtalar yılların ağırlığını taşır; her adımda hafif bir inilti duyulur. Sanki, üzerinden geçen her insanı hatırlıyor, her adımı kendi hafızasına işliyor.
2.
O gece ay suya eğilmişti. Yüzeyi gümüş bir örtü gibi parlıyordu. Bir an için İstanbul’un bütün hikâyeleri bu ışığın içinde saklanıyormuş gibi hissettim. Suyun altındaki karanlık, ayın yansımasıyla birleşiyor, derinlikler bir kapı gibi açılıyordu. Tam o sırada gözüm bir şeyin parıltısına takıldı.
Prensip olarak suyun altındaki parıltılara dikkat ederim. Çünkü İstanbul’da hiçbir parıltı tesadüf değildir.
İskelenin kenarına eğildim. Tahtaların arasındaki dar bir yarığın altında, çamura gömülü küçük bir küp duruyordu. Bir zar. Ama sıradan bir zar değil; yüzeyi hafif mat, köşeleri neredeyse kusursuz, ağırlığı gözle bile anlaşılacak kadar yoğun. Kurşunlu. Yani, bir zamanlar birinin kaderini belirlemiş, bir oyunun sonucunu değiştirmiş, belki de bir hayatı altüst etmiş bir zar.
Elimi uzatmadım. Böyle şeylere dokunmak için acele edilmez. İstanbul’un eski eşyaları, özellikle de kaybolmuş olanlar, insanın ruhuna beklenmedik sorular sorabilir.
Zarın hikâyesini o anda bilmiyordum. Ama İstanbul’da her nesnenin bir hikâyesi vardır; yeterince uzun bakarsan, kendi kendine anlatmaya başlar.
3.
Bir zamanlar bu kıyıda küçük bir meyhane varmış. Balıkçıların, tüccarların, yolunu kaybetmiş denizcilerin uğradığı, geceleri rakı kokusunun duvarlara işlediği bir yer. İçeride, masaların üzerinde hep bir oyun döner; zarların sesi, bardakların tıkırtısına karışır. Kimi zaman bir kavganın başlangıcı, kimi zaman bir dostluğun sonu olur o ses.
Zarın sahibi kim bilir kimdi? Belki genç bir denizci, belki borçlarını kapatmaya çalışan bir tüccar, belki de kaderiyle kavga eden biri. O gece, oyunun son elinde zar elinden kaymış, masadan yuvarlanmış, meyhanenin kapısından dışarı fırlamış, sonra molanın tahtaları arasındaki o dar yarıktan aşağı düşmüş olmalı.
Ve o günden beri suyun altında bekliyor.
Beklemek… İstanbul’da bazı nesnelerin en büyük yeteneği budur. Zamanı kendi içlerinde saklarlar; kimseye görünmeden, kimseye dokunmadan ama asla unutulmadan.
Zarı izlerken suyun hareketi değişti. Ayın yansıması dalgalarla kırılıyor, gölgeler uzayıp kısalıyordu. Bir an için zarın etrafındaki çamur hafifçe titreşti. Sanki biri onu yeniden atmak istiyordu. Sanki kader, yarım kalmış bir oyunu tamamlamak için nefes alıyordu.
4.
İstanbul’da böyle anlar olur. Gerçek ile hayal arasındaki çizgi incelir, şehir kendi mitolojisini yeniden yazmaya başlar.
Zarın yüzeyindeki noktalar, suyun altında bile seçilebiliyordu. Bir yüzünde tek nokta, diğerinde altı. Bir tarafı başlangıç, diğer tarafı son. İnsan hayatı gibi: bir adım ileri, bir adım geri. Bir karar, bir pişmanlık. Bir umut, bir kayıp.
Kurşun zar, sanki bütün bunları biliyordu.
Bir süre sonra suyun sesi değişti. Hafif bir rüzgâr çıktı, dalgalar iskelenin altına daha sert çarpmaya başladı. Ay bulutların arkasına saklandı. Karanlık, zarın etrafını tamamen kapladı.
O an içimde bir şey belirdi: Zarın hikâyesi tamamlanmamıştı. Bir zamanlar birinin kaderini belirlemişti ama şimdi yeni bir kaderi bekliyordu. Belki benimkini. Başka birinin. Belki de sadece İstanbul’un kendi hikâyesini.
Ama dokunmadım. Çünkü bazı nesneler dokunulmadan daha güçlüdür. Onları yerinden oynatmak, yıllardır süren sessiz bir dengeyi bozabilir.
Zar, suyun altında kendi karanlığında kalmalıydı.
5.
İskelenin üzerinde yürürken, tahtaların arasından yükselen hafif bir su sesi duydum. Sanki su, arkamdan bir şey söylemek istiyordu. Ama suyun dili, insanın diline benzemez. Daha eski, daha ağır, daha sabırlıdır.
Yine de anladım.
Zar bana bir şey öğretmişti: Kader bazen elimizdeki bir nesnenin ağırlığında saklanır. Bazen bir oyunun son elinde. Bazen bir mola tahtasının arasındaki dar bir yarıkta. Ve bazen hiç dokunmadığımız bir şeyde.
İstanbul’un hikâyeleri böyle çalışır. Bir nesne, bir gölge, bir su sesi… hepsi birbirine bağlanır, görünmez bir ağ oluşturur. Şehir, kendi hafızasını bu ağın içinde saklar. İnsanlar gelir geçer ama nesneler kalır. Kurşun zar gibi.
Eve dönerken, sokak lambalarının altında yürüdüm. Her adımda, zarın ağırlığını düşünüyordum. Onu yerinden çıkarmadığım için bir huzur hissettim. Çünkü bazı hikâyeler tamamlanmadan daha güzeldir. Bazı kaderler yarım kaldıkları için anlamlıdır.
6.
Belki bir gün biri o zarı bulacak. Su çekilecek, çamur kuruyacak, zar yeniden gün yüzüne çıkacak. Belki bir çocuk onu eline alacak, ne olduğunu bilmeden cebine koyacak. Belki bir balıkçı onu fark edecek, “Kim bilir kaç yıl önce düşmüştür?” diye mırıldanacak.
Ama o gün gelene kadar, zar bekleyecek. İstanbul’un karanlık sularında, ay ışığının kırık yansımaları arasında, kendi sessiz kaderini koruyacak.
Ve ben, her kıyıya gelişimde, iskelenin kenarına eğilip ona bakacağım. Çünkü bazı nesneler, insanın ruhunda görünmez bir kapı açar. Kurşun zar da benim için böyle bir kapı.
Belki bir gün o kapıdan geçerim. Belki geçmem. Ama bilirim ki İstanbul’un hikâyeleri hiçbir zaman tamamen bitmez.
Zar orada olduğu sürece, bu şehir kendi kaderini yeniden yazmaya devam edecek.





Leave a Reply