Spread the love

Süleymaniye’nin arka koridorlarında taşla bütünleşmiş eski bir parşömenin kokusunu, hafızanın derinliğini ve zamanın duvarlarda bıraktığı izleri anlatan şiirsel bir hikâye. İstanbul’un gece dokusuyla birleşen bu atmosfer, kaybolmuş metinlerin fısıltısını yeniden uyandırıyor.


Süleymaniye’de Kireçtaşının Altındaki Parşömen Kokusu

1.

Gece, Süleymaniye’nin taşlarına sinmiş eski bir nefes gibi ağırdı. Şehrin gürültüsü uzakta, neredeyse unutulmuş bir masalın son cümlesi gibi sönükleşmişti. Rüzgâr, avludaki servi ağaçlarının arasından geçerken taş duvarlara dokunan hafif bir uğultu bırakıyordu. Bu uğultu; bazen bir hatıranın kıpırtısı, bazen de bir kitabın sayfasını çeviren görünmez bir el gibi hissediliyordu.

Ben o gece kütüphanenin arka tarafındaki dar koridora doğru yürürken içimde tuhaf bir çağrı vardı. Sanki biri beni yıllar önce unutulmuş bir hikâyeye davet ediyordu. Adımlarımın sesi taş zeminde yankılanıyor, her yankı bir öncekiyle birleşip hafif bir melodiye dönüşüyordu. Bu melodi İstanbul’un gecelerine özgü bir ritimdi: hem yorgun hem de umutlu.

Koridorun sonunda, kimsenin pek uğramadığı küçük bir oda vardı. Kapısı her zaman aralıktı ama içeride kimseyi görmezdim. O gece kapıyı itince, odanın içindeki loşluk beni içine çekti. Duvarlarda asılı duran eski haritalar, solmuş mürekkep lekeleriyle doluydu. Bir köşede, neredeyse duvarla bütünleşmiş bir parşömen parçası duruyordu. Vaktiyle bir metnin parçası olan bu parşömen, artık taşın hafızasına karışmış gibiydi.

Yaklaştım. Parmaklarımı parşömenin kenarına uzattığımda, yüzeyindeki hafif kabarıklıklar bir nabız gibi titreşti. Sanki metin hâlâ yaşıyordu; sanki bir zamanlar yazılan kelimeler duvarın içinde nefes almaya devam ediyordu.

O anda odanın kokusu değişti. Vapur dumanına karışmış eski kitap kokusu gibi bir şey yayıldı; hafif tatlı, biraz keskin ama derin bir çağrışım taşıyan bir koku. Bu koku bana çocukluğumda okuduğum ilk kitabı hatırlattı; sayfaları sararmış, cilt kenarları yıpranmış bir masal kitabı. O kitabı okurken hissettiğim merak, korku ve hayranlık bir anda geri döndü.


2.

Parşömenin üzerindeki lekeler, ışığın değişen tonlarıyla birlikte hareket ediyor gibiydi. Bir an için sanki duvarın içinden bir ses yükseldi: “Beni dinle.” Bu ses gerçek değildi ama zihnimde öyle berrak yankılandı ki geri çekilmek yerine daha da yaklaştım.

Oda, bir anda geçmişle şimdi arasında asılı kalan bir mekâna dönüştü. Zaman, duvarların arasında sıkışmış bir nefes gibi durdu. Parşömenin üzerindeki çizgiler, bir haritanın izleri gibi görünmeye başladı. Belki de bir yolculuğun kaydıydı. Belki de bir bilgenin, bir öğrencinin ya da bir gezginin bıraktığı izlerdi.

Elimi parşömenden çektiğimde, odanın loşluğu biraz daha koyulaştı; fakat bu koyuluk korkutucu değildi, aksine insanı içine çeken bir derinlik taşıyordu, sanki odanın her köşesinde bir hikâye saklanıyordu ve bu hikâyeler doğru anı bekliyordu.

Bir sandalyeye oturdum; odanın sessizliği, dışarıdaki şehrin uzak uğultusuyla birleşip yumuşak bir perde oluşturdu. Bu perdeden sızan hafif bir melodi vardı; belki de rüzgârın taşlara çarpmasıyla oluşan bir ses, belki de parşömenin içindeki eski bir cümlenin yankısı.

Gözlerimi kapadım. İçimde bir görüntü belirdi: Boğaz’ın gece mavisi. Su, karanlıkta neredeyse siyaha dönmüş ama yine de derin bir ışık taşıyordu. Bu ışık Süleymaniye’nin taşlarına vurduğunda, duvarların içindeki hafızayı uyandırıyordu. Hafıza; bazen bir kelime, bazen bir nefes, bazen de bir sessizlik olarak geri dönüyordu.


3.

O gece, odada otururken parşömenin bana anlatmak istediği hikâyeyi hissettim. Hikâye, bir insanın kendi içindeki karanlıkla barışmasıyla ilgiliydi. Karanlık, çoğu zaman korkutucu görünür ama aslında insanın en derin tarafını saklar. O karanlıkta unutulmuş bir cümle, yarım kalmış bir hayal, söylenmemiş bir söz bulunur.

Parşömen, bana bu karanlığın içinde kaybolmamam gerektiğini fısıldıyordu. Çünkü karanlık, aynı zamanda bir başlangıçtır; bir metnin ilk kelimesi, bir yolculuğun ilk adımı, bir insanın kendini yeniden keşfetmesinin ilk anı gibi.

Gözlerimi açtığımda odanın kokusu yine değişmişti. Bu kez daha topraksı, daha ağır bir koku vardı; belki de duvarın içindeki nemin kokusuydu, belki de parşömenin yavaş yavaş taşla kaynaşmasının kokusuydu. Ama bu koku bana bir şey daha hatırlattı: Her şey geçicidir. Metinler, duvarlar, insanlar, şehirler… Hepsi zamanla değişir, dönüşür, kaybolur ya da başka bir şeye evrilir.

Ama hafıza kalır.

Hafıza, bazen bir kokuda, bazen bir dokunuşta, bazen de bir sessizlikte saklanır. Süleymaniye’nin bu küçük odasında hafıza, taşla parşömenin arasında sıkışmıştı ve ben o gece, bu hafızanın bir parçası oldum.


4.

Odanın kapısını kapatıp koridora çıktığımda, şehrin gece nefesi yüzüme vurdu. Rüzgâr, hafif bir serinlik taşıyordu. Bu serinlik, bana parşömenin fısıltısını hatırlattı. Belki de o fısıltı, artık benimle birlikte yürüyordu.

Süleymaniye’nin avlusundan çıkarken taşların arasındaki gölgeler bana bir şey daha öğretti: Her hikâye bir iz bırakır. Bazen bu iz görünür, bazen görünmez. Bazen bir metnin içinde saklanır, bazen bir duvarın içinde. Ama iz her zaman oradadır.

Ve insan, o izi takip ettiği sürece kendi hikâyesini yazmaya devam eder.



Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading