Üsküdar’ın yamaçlarında unutulmuş bir tavan arasındaki kütüphane, yağmurun ve zamanın dönüştürdüğü Osmanlı şiirleri üzerinden hafıza, kayboluş ve insanın faniliğini anlatan edebi bir öykü.
Yağmurun Sildiği Osmanlı Şiirleri ve Zamanın Hafızası
1.
Üsküdar’ın sırtlarında, yamaçların denize doğru ağır ağır eğildiği bir bölgede, artık hiçbir haritada adı geçmeyen bir ev vardı. Ev denildiğinde gözün önüne gelen güven duygusundan yoksundu; taşları yerinde duruyor, pencereleri hâlâ dışarı bakıyordu ama içinde yaşama ait hiçbir işaret kalmamıştı. En tuhafıysa çatıydı. Bir zamanlar var olduğu belliydi, fakat yıllar boyunca yağmur, rüzgâr ve ihmal onu öylesine eksiksiz söküp götürmüştü ki geriye yalnızca gökyüzüne açılmış bir boşluk kalmıştı. Bu yüzden evin tavan arası, çatıyla korunması gereken bir mekân olmaktan çıkmış, açık havanın parçasına dönüşmüştü. Göğe bakınca pencere değil, doğrudan sonsuzluk görünüyordu.
Oraya ilk çıktığım gün, merdivenlerin her basamağı başka bir zaman katmanına iniyormuş hissi verdi. Tahtalar ayaklarımın altında inledi; sanki yıllardır kimsenin hatırlamadığı bir hikâyeyi yeniden anlatmaya zorlanıyorlardı. Son basamağı geçtiğimde yüzüme nemli bir hava vurdu. Kâğıt kokusuna benzeyen, ama yalnız kâğıttan oluşmayan bir koku. Islanmış ahşabın, toprağın, küfün ve unutulmuşluğun ortak diliydi bu. Gözlerim karanlığa alışırken rafları seçmeye başladım. Bir zamanlar kitaplarla dolu oldukları belliydi. Şimdi ise kitap denilen şeylerin geride bıraktığı şekillerle doluydular.
2.
Onlarca yıl boyunca yağmur doğrudan bu odanın içine yağmıştı. Kış gecelerinde damlalar yavaşça sayfalara işlemiş, ilkbaharda nem ciltlerin içine sızmış, yaz sıcağında buharlaşan su kâğıdın liflerini yeniden kurutup yeniden çatlatmıştı. Böylece kitaplar yavaş yavaş kitap olmayı bırakmıştı. Sayfalar birbirine yapışmış, harfler akmış, mürekkep kendi anlamından kurtulup yalnızca renge dönüşmüştü. Bazı ciltler taş gibi sertleşmiş, bazılarıysa dokunulduğu anda ufalanacak kadar kırılgan hâle gelmişti. Rafların üzerinde duran şeyler bilgi değil, bilgiden arta kalan tortulardı.
Buna rağmen mekân bütünüyle ölüm hissi vermiyordu. Çatının yokluğu yüzünden içeri giren ışık her köşeyi dolduruyordu. Güneş, çürümekte olan sayfaların üzerine büyük bir cömertlikle yayılıyor, küf tabakalarının üzerinde gümüşe benzeyen yansımalar oluşturuyordu. Toz parçacıkları bu ışığın içinde ağır ağır dönüyor, görünmez akıntılar boyunca sürükleniyordu. Onları izlerken, eski devletlerin ve unutulmuş hanedanların da böyle dağıldığını düşündüm. Önce büyük ve kalıcı görünürler; sonra yavaşça parçalanır, sonunda geriye yalnızca havada dolaşan ince izler kalır.
3.
Rafların arasında ilerlerken bir zamanlar burada kimlerin oturmuş olabileceğini hayal ettim. Belki yaşlı bir şair, belki emekliliğini kitapların arasında geçirmek isteyen bir memur, belki de yalnızlığını dizelerle dolduran isimsiz biri. O insanların yüzlerini bilmiyordum. Seslerini de duymamıştım. Ama odada hâlâ onların dikkatinin izleri vardı. Kitapların belli bölümlerde daha fazla aşınmış olması, bazı rafların diğerlerinden farklı yüksekliklerde yapılması, çalışma masasının pencereye değil gökyüzüne bakacak şekilde yerleştirilmiş olması, hepsi görünmeyen bir yaşamın kalıntılarıydı.
Bir köşede paslanmış birkaç alet buldum. Toz ve küf tabakasının altından seçilmeleri zordu. Uzun süre baktıktan sonra onların bir mücellide ait olabileceğini düşündüm. Belki zamanında burada kitap tamir edilmiş, ciltler yenilenmiş, kopmuş sayfalar yeniden bir araya getirilmişti. Bu düşünce içimde garip bir yankı uyandırdı. Çünkü mücellidin işi dağılmayı geciktirmekti. Oysa şimdi bulunduğum oda, bütün emeklerin sonunda zaman karşısında nasıl teslim olduğunu anlatan sessiz bir tanıklık gibiydi.
4.
İnsan çoğu zaman kitapların kalıcılığı temsil ettiğine inanır. Bir düşüncenin kuşakları aşmasını sağlayan şeyin kitap olduğunu söyleriz. Fakat o gün raflara baktığımda farklı bir duygu hissettim. Kalıcı olan ne kâğıttı ne mürekkep ne de deri kapaklardı. Asıl kalıcı olan, insanların unutulmaktan korkmasıydı. Kitapların varlık nedeni de buydu. Her nesil, kendi sesinin biraz daha uzun süre duyulmasını istemişti.
Belki bütün kütüphaneler, ölümle yapılan uzun ve sonuçsuz bir pazarlığın ürünüdür.
Bu düşünceyle odanın ortasında durup yukarı baktım. Gökyüzü, eski çatının yerinde sessizce uzanıyordu. Bulutlar ağır ağır geçiyor, ışığın tonunu sürekli değiştiriyordu. Bazen kitap yığınları aydınlanıyor, bazen birkaç dakika içinde yeniden gölgeleniyordu. Bu değişim o kadar yavaştı ki fark edilmesi için beklemek gerekiyordu. Bekledikçe anladım ki zamanın büyük hareketleri de aslında böyle gerçekleşiyor. Şehirler, insanlar ve kültürler bir anda çökmez.
Fark edilmesi zor küçük dönüşümlerin sonunda başka bir şeye dönüşürler.
Odadaki sessizlik zaman zaman dışarıdan gelen seslerle kırılıyordu. Uzaklardan bir vapur düdüğü duyuluyor, rüzgârın taşıdığı martı sesleri rafların arasına kadar sokuluyordu. Bu sesler bana denizin hiç durmadan çalıştığını hatırlattı. İstanbul’un bütün taşları, duvarları ve anıları sonunda aynı kuvvete teslim oluyordu: aşınmaya. Yağmurun kitaplara yaptığıyla denizin kıyılara yaptığı arasında büyük bir fark yoktu. İkisi de sabırlıydı. İkisi de acele etmiyordu. Bu yüzden ikisi de sonunda kazanıyordu.
5.
Raflardan birinin dibinde neredeyse bütünüyle çözünmüş bir şiir mecmuası duruyordu. Sayfaları çevirmeye çalışmadım. Çünkü onun artık okunmak için değil, yalnızca var olmak için orada kaldığını hissettim. Belki son dizeleri çoktan yok olmuştu. Belki kitabın adı bile kaybolmuştu. Ama garip bir şekilde değerini kaybetmemişti. Tam tersine, çözülen biçimi ona farklı bir anlam kazandırmıştı.
İnsan bazen bir eserin içeriğini değil, onun başına gelenleri düşünerek etkilenir.
Günün ilerleyen saatlerinde ışık daha yatay düşmeye başladı. Tozlar altın renkli bir nehir gibi havada uzanıyordu. Küfün gümüşü, çürüyen ahşabın kahverengisi ve gökyüzünün soluk mavisi birbirine karışıyordu. O an kütüphanenin aslında yok olmadığını fark ettim. Evet, kitaplar çürümüştü; fakat onların yerini yağmurun yazdığı başka bir metin almıştı. Her leke, her çatlak, her nem izi yeni bir satır gibiydi. İnsan tarafından yazılmamış bir metin. Yazarı olmayan, fakat sürekli genişleyen bir anlatı.
6.
Oradan ayrılmadan önce son kez dönüp odaya baktım. Bir zamanlar bilgiyi korumak için inşa edilmiş bir yer, sonunda gökyüzüne teslim olmuştu. Bu manzarada hüzün vardı; ama yalnızca hüzün yoktu. Aynı zamanda tuhaf bir huzur da hissediliyordu. Çünkü hiçbir şeyin sonsuza kadar korunamayacağını kabul etmek, bazen onu sonsuza kadar korumaya çalışmaktan daha dürüst bir davranıştır. Çatısız tavan arasındaki kütüphane bana bunu öğretti.
Bazı şeyler yok olurken başarısızlığa uğramaz. Yalnızca başka bir biçime dönüşür.
Yamaçtan aşağı inerken hava kararmaya başlamıştı. Arkamda bıraktığım ev ağaçların arasında yavaşça görünmez oldu. Fakat zihnimde yaşamayı sürdürdü. Hâlâ yağmurun sayfalara düştüğünü, küfün ciltlerin üzerinde yavaşça büyüdüğünü, ışığın tozun içinden geçerek eski şiirlerin hayaletlerini aydınlattığını düşünüyordum. Belki de gerçek kütüphaneler taş binaların içinde değil, onları hatırlayan insanların belleğinde yaşar. Ve belki bazı kitaplar okunarak değil, kayboluşları izlenerek anlaşılır.
Bu yüzden o çatısız odanın sessizliği, yıllar sonra bile zihnimde kapanmayan bir sayfa olarak kalacaktır.




Leave a Reply