Spread the love

Pangaltı’nın ara sokaklarında unutulmuş bir eczanenin sessiz dünyasına doğru bir yolculuk. Zamanın tozla mühürlendiği bu mekânda şişeler, diller ve kokular insanın içsel yaralarına dokunan derin bir şifa fikrini fısıldıyor.


Pangaltı’da Unutulmuş İlaçların Dolabı

Pangaltı’nın ara sokaklarından birinde, kimsenin artık adını hatırlamadığı eski bir eczane vardır. Kapısı yıllardır açılmamış gibi görünür; yine de rüzgâr her geçişinde kapının altından ince bir toz çizgisi sürükler. Bu çizgi, sanki içeride hâlâ birinin nefes aldığına dair sessiz bir işarettir. İstanbul’un gürültüsü bu sokağa ulaşmaz; burası şehrin kalabalığından değil, zamanın kendisinden korunmuş gibidir.


1.

Eczanenin vitrininde, güneşin gün içinde yalnızca birkaç dakika boyunca vurduğu bir açı vardır. O an geldiğinde, ışık içeri süzülür ve raflardaki kahverengi şişelerin üzerinde titreyen bir altın çizgi bırakır. Bu çizgi, yıllar önce burada çalışan Rum eczacının el yazısıyla yazdığı etiketleri bir anlığına okunur kılar. Etiketlerdeki kelimeler artık kimsenin günlük hayatta kullanmadığı bir dilden fısıldar: Osmanlıca, Rumca, bazen de ikisinin arasında sıkışmış melez bir alfabe.

Bu eczane, modern dünyanın unuttuğu hastalıklar için hazırlanmış ilaçlarla doludur. Kalp melankolisi, ruh yorgunluğu, iç sesin suskunluğu, gölge kaybı, hafıza buğusu… Bugünün tıbbı bu kelimeleri tanımaz; ama şişelerin içindeki kurumuş otlar, kristalleşmiş damlalar ve sararmış kâğıtlar hâlâ bir şey anlatmak ister. Sanki her şişe, insanın kendi iç karanlığıyla yaptığı eski bir anlaşmanın mühürlenmiş hâlidir.


2.

Dışarıdan bakıldığında karanlık görünür; fakat göz alıştıkça karanlığın içinde bir düzen olduğu fark edilir. Raflar, sanki görünmez bir el tarafından her gün yeniden düzeltiliyormuş gibi muntazamdır. Toz, burada bir kir değil, zamanın ince bir örtüsü gibidir. Pencereden sızan ışık, toz zerreciklerini havada dans ettirir; bu dans, insanın içindeki en eski hatıraları uyandıran bir ritme sahiptir.

Bir köşede porselen bir havan durur. Kenarları çatlamış, yüzeyi hafifçe sararmıştır. Bu havan, yıllar boyunca binlerce bitkinin özünü taşımış, binlerce hastanın umudunu öğütmüştür. Şimdi ise sessizdir ama sessizliği, bir tür bekleyiş taşır. Sanki biri gelip yeniden içine birkaç yaprak atsa, havan eski günlerine dönecek, eczane yeniden nefes almaya başlayacaktır.

Eczanenin ortasında küçük bir masa vardır. Masanın üzerinde, kapağı yarı açık bir defter durur. Defterin sayfaları sararmış, kenarları kıvrılmıştır. İçinde, eczacının notları vardır: bitkilerin toplandığı mevsimler, karışımların oranları, hastaların isimleri, onların hikâyeleri… Bazı sayfalarda yalnızca tek bir kelime yazılıdır: Şifa. Bu kelime, burada bir tıbbi terimden çok daha fazlasıdır. Şifa, bu eczanenin duvarlarında yankılanan bir dua, bir çağrı, bir hatırlatmadır. Şifa, insanın kendi kırılganlığını kabul ettiği anda başlayan sessiz bir dönüşümdür.

Kokusu, dışarıdaki hiçbir yere benzemez. Kâfur, lavanta, eski kâğıt, kurumuş adaçayı, hafif bir reçine kokusu… Bu kokular birbirine karışır ve insanın zihninde unutulmuş bir anıyı tetikler. Belki çocukluğunda duyduğu bir koku, belki bir rüyanın içinden gelen bir iz, belki de hiç yaşamadığı ama bir yerlerde var olduğunu hissettiği bir zamanın kokusu.


3.

Pangaltı’nın bu eczanesi, aslında bir mekândan çok bir eşik gibidir. İçeri adım atan herkes, kendi iç dünyasının başka bir odasına geçer. Burada zaman doğrusal değildir; geçmiş, şimdi ve gelecek birbirine karışır. Şişelerin üzerindeki etiketler, insanın kendi içindeki unutulmuş dilleri hatırlatır. Her kelime, bir yarayı değil, bir yarığın içindeki ışığı işaret eder.

Bazı şişelerin içi boştur. Bu boşluk, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünür; ama aslında en güçlü ilaçlar bu boş şişelerdedir. Çünkü insan bazen, iyileşmek için bir maddeye değil, bir boşluğa, bir nefese, bir duraksamaya ihtiyaç duyar. Boş şişeler, insanın kendi içindeki alanı yeniden açması için sessiz bir davettir.

Arka tarafında küçük bir çekmece vardır. Çekmecenin üzerinde solmuş bir etiket bulunur: “Ruhun ağırlığı için.” Bu çekmecenin içi, yıllar önce hazırlanmış küçük kâğıt paketlerle doludur. Paketlerin içinde ince ince kıyılmış bitkiler, kurutulmuş çiçek yaprakları ve bazen de ne olduğu anlaşılmayan küçük kristaller vardır. Bu paketler, insanın ruhunun taşıdığı görünmez yükleri hafifletmek için hazırlanmıştır. Modern tıp böyle bir yükü ölçemez; ama bu eczane, ruhun ağırlığını her zaman ciddiye almıştır.

Eczanenin duvarlarında zamanın bıraktığı izler vardır. Boya yer yer dökülmüş, ahşap çatlamış, bazı raflar hafifçe eğilmiştir. Fakat bu kusurlar mekânı çirkinleştirmez; aksine ona bir insan yüzü kazandırır. Çünkü hiçbir yüz kusursuz değildir; kusurlar, yüzün hikâyesini anlatır. Bu eczane de kusurlarıyla güzeldir; çünkü her çatlak, her leke, her solmuş renk, burada yaşanmış bir anın izidir.


4.

Pangaltı’nın bu unutulmuş yeri, aslında bir tür hafıza mabedidir. İnsan buraya girdiğinde, kendi içindeki unutulmuş odaları hatırlar. Belki yıllardır konuşmadığı bir duyguyu, belki ertelediği bir soruyu, belki de hiç cesaret edemediği bir yüzleşmeyi… Eczane, insana kendi içindeki karanlığı göstermez ama karanlığın içinde bir ışık olduğunu hatırlatır.

Şişelerin üzerindeki yazılar, artık kimsenin tam olarak okuyamadığı bir dilden fısıldar. Fakat bu fısıltı, insanın kalbine dokunur. Çünkü bazı kelimeler, anlamları unutulsa bile taşıdıkları titreşimle konuşmaya devam eder. Bu titreşim, insanın içindeki en eski yarayı bile uyandırabilir. Ama bu uyanış acı verici değildir; aksine, bir tür yumuşak çözülme gibidir.

Eczanenin kapısına yaklaşan biri, içeriden gelen hafif bir tıkırtı duyabilir. Bu tıkırtı, belki rüzgârın raflara çarpmasıdır; belki de yıllardır kimsenin dokunmadığı bir şişenin yer değiştirmesidir. Fakat bu ses, insana bir şey söyler: Hiçbir şey tamamen unutulmaz. Her şey, bir yerlerde, bir şekilde yaşamaya devam eder.


5.

Bu yer, şehrin kalabalığından uzak bir sığınak değildir; aksine, şehrin kalbinin attığı en derin noktadır. Çünkü İstanbul yalnızca sokaklarında değil, unutulmuş mekânlarında da yaşar. Bu eczane, şehrin hafızasının bir parçasıdır; tıpkı insanın kendi içindeki unutulmuş odalar gibi.

Ve belki de en büyük şifa, bu odaların kapısını aralamaktır. Belki de insan, iyileşmek için bir ilaca değil, bir hatırlamaya ihtiyaç duyar. Belki de şifa, bir şişenin içinde değil, o şişeye bakarken insanın içinde uyanan sessiz bir cümlededir.

“Pangaltı’nın unutulmuş bir eczanesi” işte bu cümlenin mekânıdır. Ve kapısı hâlâ aralıktır.


Benzer yazılar:


Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading