Spread the love

Beyoğlu’nun arka sokaklarında, yitik bir meleğin kaidesinde oturan kediyle sessizliğin, hafızanın ve kaybolmuş ritüellerin izini süren şiirsel bir anlatı. Harabelerin içinde saklı kalan anlamı, ışığın ve gölgelerin diliyle yeniden keşfeder.

Yitik Meleklerin Eşiğinde

Beyoğlu’nun arka sokaklarında, kimsenin artık adını hatırlamadığı küçük bir kilisenin duvarları arasında, zamanın kendi gölgesine yaslanarak uyuduğu bir boşluk vardır. Bu boşluk, şehrin gürültüsünün bile saygıyla yavaşladığı, rüzgârın adımlarını hafiflettiği, ışığın bile içeri girerken tereddüt ettiği bir eşiğe benzer. İnsan burada yürürken, ayaklarının altında kırılan camların sesi bile bir tür liturjiye dönüşür; sanki her adım, çoktan unutulmuş bir ayinin yankısını yeniden çağırır.

Bu harabelerin ortasında, bir zamanlar bir cherubinin başını taşıyan ama şimdi yalnızca boş bir kaideye dönüşmüş taşın üzerinde, kulakları yırtık, gözleri altın tozu gibi parlayan bir kedi oturur. Onu ilk gördüğümde, sanki bu mekânın tek yaşayan hafızasıymış gibi geldi bana. Bir hayvanın gözlerinde bu kadar derin bir sessizlik görmek, insanın kendi içindeki boşlukları da görünür kılar. Kedi, başsız meleğin kaybolmuş yüzünü bekliyormuş gibi, hiç kıpırdamadan oturur; sanki bir gün o yüz geri dönecek ve her şey yeniden anlam kazanacak.

Kedinin adı yoktur ama bu mekânın diliyle konuşacak olsaydık, ona yalnızca bir kelime yakışırdı: yitik. Çünkü burada her şey yitiktir; zaman, dua, taş, hafıza, hatta ışığın kendisi bile. Yitiklik, bu mekânın hem yarası hem de kimliğidir. Ve kedi, bu yitikliğin tek bekçisidir.

1.

Kilise duvarlarının arasında dolaşırken, taşların yüzeyinde biriken nemin kokusu, eski kitapların sayfalarını çevirirken duyulan o hafif küf kokusunu hatırlatır. Sanki biri burada, yüzyıllar önce yazılmış bir metni sessizce okuyor ve her nefes alışında harfler yeniden canlanıyor. Bu kokunun içine karışan sönmüş tütsü izleri, mekânın hâlâ bir tür kutsallığı sakladığını fısıldar. Belki de kutsallık, artık kimsenin inanmadığı şeylerin bile bir süre daha havada asılı kalabilmesidir.

Kedi, bu kokuların arasında sanki görünmez bir çizgiyi korur. Onun için bu yer bir yuva değil, bir sınırdır. Yaşamla unutuluş arasındaki ince çizgi. İnsan bazen böyle yerlerde kendi içindeki kayıp parçaların da benzer bir sınırda durduğunu fark eder. Belki de hepimiz, bir zamanlar başı olan ama şimdi yalnızca gövdesi kalan bir meleğin eksik hikâyesiyiz.

2.

Gün batımı Beyoğlu’nun üzerine çökerken, kilisenin kırık vitraylarından içeri sızan ışık, duvarlarda solgun renkler bırakır. Bu renkler, artık hiçbir ikonun yüzünü taşımayan ama yine de bir yüzün varlığını hatırlatan gölgeler gibidir. Kedi, bu renklerin arasında hareket eden toz zerreciklerini izlerken, sanki her bir zerreye bir anlam yükler. Onun bakışında, toz bile bir hikâye taşır.

Bir an için kedinin gözlerinde kendi yansımamı gördüm. Yorgun, biraz dağınık ama hâlâ bir şey arayan bir yüz. Belki de bu yüzden bu mekân beni bu kadar çekiyor. Çünkü burada, kaybolmuş olan her şey bir şekilde hâlâ varlığını sürdürüyor. Yitiklik, yokluk değil; dönüşmüş bir varoluş biçimi.

Bu mekânın dili kendini dayatır: kalıntı, sessizlik, Beyoğlu, kayıp melek, yitik hafıza, eski kilise, kırık vitray, kedi. Ama bunlar yalnızca kelimeler değil; her biri, mekânın kendi ritmini taşıyan küçük titreşimlerdir.

3.

Bir gece, yağmurun ince bir perde gibi düştüğü bir anda, kilisenin avlusunda durup uzun süre kediyi izledim. Yağmur damlaları taşların üzerinde küçük halkalar oluşturuyor, her halka bir öncekinin içine düşerek kayboluyordu. Bu görüntü bana, insanın kendi hayatındaki tekrar eden döngüleri hatırlattı. Her şey bir halka gibi başlar, genişler, sonra başka bir halkanın içinde kaybolur.

Kedi ise yağmurdan rahatsız olmadan, başsız meleğin kaidesinde oturmaya devam ediyordu. Sanki yağmur bile onun ritüelini bozamazdı. O an anladım ki bu kedi yalnızca bir hayvan değil, bu mekânın ruhunun bir yansımasıydı. Bir tür nöbetçi, bir tür arşivci. Bir tür sessizlik rahibi.

Belki de her şehir kendi yitik meleğini taşır ve her melek kendi bekçisini bulur.

4.

Bazen düşünüyorum: Bu kedi gerçekten de bir meleğin kayıp yüzünü mü bekliyor? Yoksa biz insanlar kendi eksikliklerimizi ona mı yansıtıyoruz? Belki de bu sorunun cevabı önemli değil. Önemli olan, bu mekânın bize ne söylediği. Çünkü harabeler çoğu zaman ayakta duran binalardan daha fazla şey anlatır. Yıkım bir tür açıklıktır; bir şeyin ne olduğunu değil, ne olabileceğini gösterir.

Kilise duvarlarının arasındaki boşluk, bir tür içsel yankı odasıdır. Burada insan, kendi içindeki karanlıkla karşılaşır ama bu karanlık korkutucu değildir. Daha çok, bir davet gibidir: kendine yaklaşma daveti, yitik olanı bulma daveti. Belki de bu yüzden bu mekân beni her seferinde geri çağırıyor.

5.

Bir gün kediyi kaidenin üzerinde bulamadım. Yerine yalnızca birkaç tüy kalmıştı. Rüzgâr, bu tüyleri avlunun köşesine sürüklemişti. O an içimde tuhaf bir boşluk hissettim. Sanki mekânın dili bir anlığına susmuştu. Ama sonra fark ettim ki kedi gitmemişti; yalnızca görünmez olmuştu. Çünkü bazı varlıklar, fiziksel olarak kaybolsalar bile mekânın dokusuna işlenirler.

Kilise duvarlarına dokunduğumda, taşların soğuk yüzeyinde kedinin sessizliğini hissettim. Yitik melek hâlâ başsızdı ama bekçisi artık taşın kendisiydi. Belki de bekçilik, bir varlığın değil, bir hatırlamanın işidir.

6.

Bugün, bu satırları yazarken Beyoğlu’nun gece ışıkları penceremin kenarına vuruyor. Şehrin uğultusu uzak bir deniz gibi. Ama zihnim hâlâ o kilisenin avlusunda, kırık vitrayların gölgesinde, yitik meleğin kaidesinde oturan kedinin yanında. Onun sessizliği bu metnin ritmini belirliyor. Her cümle, onun nefes alışına göre şekilleniyor.

Belki de yazmak, yitik olanı geri çağırmanın bir yoludur. Belki de her metin, başı olmayan bir meleğe yeni bir yüz armağan eder. Ve belki de bu yüz, okurun kendi yüzüdür.

Son

Eğer bir gün Beyoğlu’nun arka sokaklarında dolaşırken bu kiliseyi bulursan, durup bir süre dinle. Sessizliği duyacaksın. Taşların hafızasını. Yağmurun bıraktığı izleri. Ve belki, çok dikkatli bakarsan, kaidenin üzerinde yeniden beliren o kediyi göreceksin. Çünkü bazı bekçiler hiçbir zaman gerçekten kaybolmaz.

Onlar yalnızca yitik olanın ritmini korur.


Benzer yazılar:


Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading