Sultanahmet’in yeraltında saklı Bizans izlerini, tozun ve taşın hafızasında yaşayan monogramları ve İstanbul’un çok katmanlı ruhunu anlatan şiirsel-felsefi bir yolculuk. Mekân, zaman ve hafıza arasında kurulan bu sessiz bağ, şehrin görünmeyen derinliklerini açığa çıkarıyor.
Sultanahmet’in Tozunda Saklı Monogramlar
1.
İstanbul’un kalbinde, Sultanahmet’in dar sokaklarında yürürken, bazen insanın içine açıklayamadığı bir titreşim sızar. Bu titreşim, ne rüzgârın taşıdığı bir serinliktir ne de kalabalığın içinden yükselen bir uğultu. Daha çok, taşların hafızasından gelen bir çağrı gibidir; yüzyıllar boyunca üst üste binen ayak seslerinin bıraktığı görünmez bir iz. Şehrin yüzeyinde dolaşırken, aslında her adımın altında başka bir İstanbul’un nefes aldığını hissedersin. Bu nefes, bazen bir kapı aralığından, bazen bir bodrum katının loşluğundan, bazen de bir halı dükkânının arka odasından sızar.
2.
Bir gün, Sultanahmet’teki küçük bir kilim dükkânına sığındığımda, bu nefesin beni çağırdığını hissettim. Dışarıda yaz güneşi taşları kavururken, içerideki serinlik neredeyse yeraltı suyunun kokusunu taşıyordu. Renk renk halılar, duvarlardan sarkıyor; kırmızı, safran, lacivert ve toprak tonları birbirine karışarak sessiz bir mozaik oluşturuyordu. Fakat asıl dikkatimi çeken, dükkân sahibinin eliyle işaret ettiği dar merdiven oldu. “İstersen aşağı bakabilirsin,” dedi, sanki orada saklanan şeyin ne olduğunu biliyormuş gibi.
Merdivenlerden inerken adımlarımın sesi değişti. Üst kattaki ahşap gıcırtılar yerini taşın tok yankısına bıraktı. Mermere benzeyen ilk basamaklar, birkaç adım sonra yerini daha ham, daha kırılgan bir kireçtaşına dönüştü. Sanki zaman, merdivenlerin ortasında bir yerde yön değiştiriyor; yukarıda bugünün İstanbul’u, aşağıda ise yüzyılların ağırlığıyla çökmüş başka bir şehir duruyordu.
Bodrum katına indiğimde gözlerim karanlığa alışana kadar birkaç saniye geçti. Sonra loş ışığın altında bir sütun başlığı belirdi. Üzerinde neredeyse silinmiş bir haç motifi vardı; akantus yaprakları, yüzyılların tozu ve isinin altında boğulmuş gibiydi. Bu başlık, Magnum Palatium’un, Büyük Saray’ın bir parçasıydı. Bir zamanlar imparatorların adımlarını taşıyan taş, şimdi halı rulolarını tutan raflara yaslanmış duruyordu.
3.
Bu karşılaşma, içimde açıklaması zor bir yankı uyandırdı. Çünkü bazen bir taş, bir kelime, bir gölge ya da bir koku, insanın kendi içindeki unutulmuş bir odayı açar. O odada, hem kişisel hem de kolektif hafızanın katmanları birbirine karışır. İstanbul’un kalıntı dediğimiz şeyleri, yani geçmişten arta kalan kırıntıları aslında sadece arkeolojik nesneler değildir. Onlar, şehrin ruhunun kendini hatırlatma biçimleridir.
Sütun başlığına dokunduğumda, taşın soğukluğu parmak uçlarımdan içime doğru yayıldı. Bu soğukluk, bir yokluk hissi değil; aksine, varlığın en yoğun hâliydi. Taş, kendi sessizliğinde konuşuyordu. Bana, Yahya Kemal’in dizelerinde dolaşan o hayaletimsi Byzantion’u hatırlattı. Şairin “Ruh ufkunda bir neşide-i hazin” diye tarif ettiği o hüzün, burada taşın gözeneklerine sinmişti. Hüzün, İstanbul’da sadece bir duygu değil; bir atmosfer, bir doku, bir titreşimdir. Ve bu titreşim, bazen bir bodrum katında, bazen bir cami avlusunda, bazen de bir vapur iskelesinde insanın içine yerleşir.
Dükkânın altındaki bu küçük mekân bana şehrin görünmeyen damarlarını düşündürdü. İstanbul, yüzeyde sürekli değişen bir şehir gibi görünse de derinlerde hiç değişmeyen bir ritim taşır. Bu ritim bazen bir kilise apsisinin gölgesinde, bazen bir Osmanlı çeşmesinin mermerinde, bazen de bir Bizans sütununun kırık başlığında duyulur. Şehir kendi geçmişiyle sürekli konuşur fakat bu konuşma ancak dikkatle dinleyenlere açılır.
4.
Orada, tozun ve taşın arasında dururken, zamanın doğrusal bir şey olmadığını fark ettim. Zaman, İstanbul’da daima iç içe geçmiş halkalar hâlinde dolaşır. Bir halka Bizans’a, bir halka Osmanlı’ya, bir halka Cumhuriyet’e, bir halka ise insanın kendi iç dünyasına açılır. Bu halkalar arasında yürürken, bazen hangisinin içinde olduğumuzu bilemeyiz. Belki de bu yüzden İstanbul’da her köşe başı bir eşik gibidir; bir kapıdan geçer gibi, bir çağdan diğerine adım atarız.
Sütun başlığının üzerindeki monogram neredeyse görünmezdi. Toz, is ve zaman onu silmeye çalışmıştı. Fakat yine de oradaydı; taşın hafızasında, şehrin derinliklerinde, insanın içindeki sessiz odalarda. Bu monogram bana şunu düşündürdü: Bir şehir, sadece görünen yüzüyle değil, sakladıklarıyla da var olur. Saklanan şeyler bazen daha gerçektir. Çünkü görünmezlik bir tür dirençtir. Zamanın aşındırıcı akışına karşı sessiz bir duruştur.
5.
Bodrumdan yukarı çıkarken, merdivenlerin her basamağı sanki beni yeniden bugüne çağırıyordu. Yukarıdaki ışık, halıların renkleri, dükkân sahibinin gülümsemesi… Hepsi, yeraltındaki o ağır sessizliğin ardından daha parlak görünüyordu. Fakat içimde bir şey değişmişti. Artık şehrin yüzeyine bakarken, altındaki katmanları da hissediyordum. Her taşın altında bir başka taş, her hikâyenin altında bir başka hikâye, her nefesin altında bir başka nefes vardı.
Sultanahmet’in sokaklarına yeniden çıktığımda, tramvayın sesi bu kez daha derinden geliyordu. Sanki yeraltındaki o sütun, hâlâ ayaklarımın altında titreşiyordu. Şehir, bana kendi gizli monogramını göstermişti. Ve ben, bu monogramın sadece taşta değil, kendi içimde de bir iz bıraktığını biliyordum.
İstanbul, insanı her zaman ikiye böler: görünen ve görünmeyen, bugün ve dün, ışık ve gölge, yüzey ve derinlik. Fakat belki de bu ikilik aslında bir bütünün parçalarıdır. Şehir, bize kendi çok katmanlılığımızı hatırlatır. Her adımda, her bakışta, her sessizlikte.
Ve belki de en önemlisi şudur: Bazı monogramlar taşta değil, insanın ruhunda saklanır. Tozun altında, zamanın içinde, sessizliğin kıyısında.
Benzer yazılar:





Leave a Reply