Eski bir İstanbul avlusunda kapısız eşikler, sessiz bir salon ve başka bir zamana açılan gizemli bir ayna üzerinden hafıza, kayıp, ışık ve içsel dönüşümün izini süren derin, şiirsel ve felsefi bir anlatı.
Eşiklerde Kaybolan Işık
1.
İstanbul’un akşamı, her zaman olduğu gibi, gökyüzünü ağır bir kumaş gibi şehrin üzerine seriyordu. Rüzgâr, denizden yükselen tuzlu nefesiyle sokakların arasından geçerken, eski taşların arasına sıkışmış hikâyeleri yeniden uyandırıyordu. Bu şehirde zaman, doğrusal bir çizgi değil; daha çok, birbirine değen, birbirini kesen, bazen de birbirini tamamen unutan dairesel bir harekettir. Her köşe, her kapı, her gölge, başka bir hikâyenin eşiğidir.
Ben o akşam, adını kimsenin bilmediği bir sokağa doğru yürürken, içimde tuhaf bir sessizlik taşıyordum. Sanki şehir, beni kendi içindeki görünmez bir odaya çağırıyor, orada uzun zamandır bekleyen bir şeyin kapısını aralıyordu. Bu çağrı, ne bir sesle ne de bir işaretle gelmişti; daha çok, insanın kendi içinden yükselen ama dışarıdan duyulabilen bir titreşim gibiydi.
2.
Sokağın sonunda, kapısı olmayan bir girişe benzeyen dar bir açıklık gördüm. Duvarları dökülmüş, sıvaları kabarmış ama hâlâ ayakta durmayı başaran bir binanın iç avlusuna açılıyordu. İçeri adım attığımda, zamanın burada farklı aktığını hemen hissettim. Sanki dışarıdaki İstanbul, bu avlunun eşiğinde duruyor, içeri girmeye cesaret edemiyordu.
Avlunun ortasında, kırık dökük taşların arasında, neredeyse görünmez bir çizgi gibi uzanan ince bir ışık vardı. Bu ışık, güneşten değil; daha çok, toprağın altından, unutulmuş bir kaynaktan yükseliyor gibiydi. Yaklaştıkça, ışığın bir kapı eşiğini andırdığını fark ettim. Ama kapı yoktu. Ne menteşe ne çerçeve ne de bir oda. Sadece eşik.
Eşikler, her zaman beni büyülemiştir. Çünkü eşik ne içeridir ne dışarı. Ne başlangıçtır ne bitiş. İnsan, eşikte durduğunda, kendi içindeki iki zamanın arasında sıkışır: biri geçmişin ağırlığı, diğeri geleceğin belirsizliği. Belki de bu yüzden eşikler her zaman bir tür içsel aynadır. İnsan, eşikte durduğunda kendini başka bir ışıkta görür.
3.
Avlunun köşesinde, neredeyse karanlığa karışmış bir kapı aralığı fark ettim. Kapı yoktu ama aralık vardı. Sanki bir zamanlar burada bir kapı durmuş, sonra sessizce çekip gitmişti. İçeri adım attığımda, beni geniş bir salon karşıladı. Tavanı çökmüş, duvarları yer yer açılmış ama ortasında hâlâ dimdik duran bir şey vardı: büyük, ağır, altın çerçeveli bir ayna.
Ayna, salonun tek canlı varlığı gibiydi. Üzerindeki lekeler, çatlaklar ve solmuş altın yaldız, ona yaşlı bir bilgelik veriyordu. Yaklaştığımda, aynanın yüzeyinde kendi yansımamı değil, dışarıdaki gri gökyüzünü gördüm. Rüzgârın taşıdığı martıların gölgeleri aynanın içinde uçuyordu. Sanki ayna, bu salonun değil, başka bir İstanbul’un penceresiydi.
Karşısında durduğumda içimde tuhaf bir duygu yükseldi. Sanki ayna bana bir şey söylemek istiyor ama kelimeleri yoktu. Yalnızca ışıkla, gölgeyle, sessizlikle konuşuyordu. Ayna bir yüzü değil; bir zamanı, bir hafızayı, bir kaybı yansıtıyordu.
4.
Elimi aynanın yüzeyine yaklaştırdım. Dokunmadım, sadece yaklaştırdım. Çünkü bazı yüzeylere dokunmak, insanın kendi içindeki bir kapıyı da aralamak demektir. Ayna hafifçe titredi. Bu titreme rüzgârın değil, daha çok aynanın kendi içindeki bir nefesin hareketiydi.
Aynanın içinde, bir anlığına tanıdık bir ışık gördüm. Belki bir odanın içinden sızan loş bir aydınlık, belki bir yüzün hatırası, belki de çok eski bir anın kırık bir parçası. Ama ışık hemen kayboldu. Yerine yine o gri gökyüzü ve martıların gölgeleri geldi.
Arkasında bir kapı olmalıydı ama yoktu. Sadece duvar. Yine de aynanın içindeki görüntü, bir kapının varlığını hissettiriyordu. Sanki ayna, kapının kendisiydi. Bir geçit. Geçiş. Bir eşik.
5.
Eşikler, insanın içindeki en derin odalara açılır. Çünkü insan, kendi içindeki kapıları çoğu zaman bilmez. Onları ancak bir yansıma, bir ses, bir gölge, bir koku uyandırır. Ayna, bana kendi içimdeki unutulmuş bir odayı hatırlatıyordu. O oda, yıllardır kapalıydı. İçinde ne olduğunu bilmiyordum ama varlığını hissediyordum.
Karşısında uzun süre durdum. Zaman burada daha da yavaş akıyordu. Dışarıdaki İstanbul’un gürültüsü, bu salonun duvarlarına çarpıp geri dönüyor, içeri sızamıyordu. Sanki bu salon, şehrin kalabalığından kopmuş, kendi sessizliğini yaratmıştı.
Bir süre sonra aynanın içindeki gökyüzü kararmaya başladı. Martıların gölgeleri kayboldu. Yerine derin bir karanlık geldi. Bu karanlık korkutucu değildi. Daha çok insanın içine çöken bir gece gibi, yumuşak ve ağırdı. Ayna artık bir yüzey değil, bir boşluk gibiydi.
Boşluk insanı içine çeker. Çünkü boşluk, insanın kendi içindeki eksikliği hatırlatır. Eksiklik, her insanın taşıdığı görünmez bir ağırlıktır. Bu ağırlık bazen bir kelimede, bazen bir bakışta, bazen de bir aynanın karanlığında kendini gösterir.
6.
Aynanın karanlığına baktığımda, kendi içimdeki eksikliği gördüm. Bu eksiklik bir kayıp değildi. Daha çok, tamamlanmamış bir cümle, yarım kalmış bir nefes, söylenmemiş bir söz gibiydi. İnsan eksikliğiyle tamamlanır. Çünkü eksiklik insanı arayışa sürükler. Arayış insanı canlı tutar.
Uzaklaştığımda, salonun sessizliği daha da derinleşti. Sanki ayna, benden bir şey almış, yerine başka bir şey bırakmıştı. Bu değişimi tam olarak anlayamıyordum ama içimde bir hafiflik vardı. Sanki uzun zamandır taşıdığım görünmez bir yük, aynanın karanlığında eriyip gitmişti.
Avluya geri çıktığımda gökyüzü tamamen kararmıştı. İnce ışık çizgisi hâlâ oradaydı. Eşik beni bekliyordu. Eşiğin üzerinden geçerken arkamda bıraktığım salonun sessizliği içimde yankılandı. Ayna artık arkamdaydı ama yansıması içimde bir yerde hâlâ parlıyordu.
7.
İstanbul’un sokaklarına geri döndüğümde her şey aynı görünüyordu. Ama ben aynı değildim. Çünkü bazen insanın değişmesi için büyük olaylara gerek yoktur. Bazen bir ayna yeter. Bir eşik. Bazen de sessiz bir akşam.
Ve o akşam, İstanbul’un ışıkları birer birer yanarken, ben içimde yeni bir kapının açıldığını hissettim. Bu kapının nereye açıldığını bilmiyordum ama artık bilmem gerekmiyordu. Çünkü bazı kapılar sadece var olmak için vardır. İnsan o kapının varlığını hissettiğinde, yolun kendisi değişir.
Hayat, kapıları aramak değil, kapıların bizi bulmasına izin vermektir. Ve bazen bir ayna, bu izni verir.
Benzer yazılar:





Leave a Reply