Beylerbeyi’nin kıyısındaki eski bir salonda zamanın, nemin ve tozun bıraktığı izleri takip eden edebi ve felsefi bir anlatı. Çatlamış aynalar, pilise haritaları ve sessiz mobilyalar arasında İstanbul’un unutulmuş hafızası yeniden canlanıyor.
Beylerbeyi’nin Nemli Salonunda Zamanın Kırık Aynası
1.
İstanbul’da bazı odalar vardır; kapıları yıllar önce kapanmış, ama içlerinde hâlâ birinin nefesi dolaşıyormuş gibi. Beylerbeyi’nin kıyısındaki eski bir yalıda, denizin tuzunu içine çekmiş bir salon böyle bir nefesi saklıyordu. Ben o salona ilk kez bir yaz öğleden sonra girdim; güneş, kırık panjurların arasından içeri süzülürken, toz zerreleri havada ağır ağır hareket ediyor, sanki zamanın kendisi yavaşlamış gibi görünüyordu.
Salona adım attığım anda, duvarlardaki plise haritaları dikkatimi çekti. Nem, yıllar boyunca duvarlara öyle şekiller çizmişti ki sanki hiç var olmamış kıtaların, hayalî sahil şeritlerinin, unutulmuş uygarlıkların atlası karşımdaydı. Her bir leke, kendi içinde bir hikâye taşıyor gibiydi; bir kıtanın doğuşu, bir kıyının çöküşü, bir dağın sessiz yükselişi. Bu salon, dekadans kelimesinin somut hâliydi, güzelliğin çürümesi değil, çürümenin güzelleşmesi.
Mobilyalar, yılların ağırlığıyla taşlaşmış gibiydi. Bir koltuk, bir zamanlar üzerine oturanların gölgesini hâlâ taşıyor olabilirdi; ama şimdi tozla kaplı yüzeyi bir hayvanın sırtını andırıyordu. Masanın kenarındaki oyma desenler, sanki bir fosilin kaburgaları gibi görünüyordu. Toz, İstanbul’da hiç durmadan büyüyen tek şeydi. Toz, bu şehrin görünmez bitkisi; her yüzeye kök salan, her hikâyeye sızan, her sessizliğe eşlik eden bir varlık.
Zamanın bu salonda nasıl aktığını anlamak zordu. Dışarıda dalgalar kıyıya vuruyor, martılar bağırıyor, uzaktan bir vapurun düdüğü duyuluyordu. Ama içeride, bütün sesler bir filtreden geçiyor, yumuşuyor, sanki salonun duvarları dış dünyanın gürültüsünü sindirip yalnızca özünü içeri bırakıyordu. Bu öz, bir tür hüzün değildi; daha çok, varlığın kendisini sorgulayan bir bekleyişti. Belki de salon, yıllardır kimsenin dokunmadığı eşyalarıyla kendi kendine düşünüyordu.
Zemin, hafifçe kabarmış parkeleriyle adımlarımı dikkatle seçmemi gerektiriyordu. Her adımda geçmişten bir çıtırtı yükseliyor, sanki salon benimle konuşmak istiyordu. “Dikkatli yürü,” diyordu belki. “Ben hâlâ hatırlıyorum.” Bu hatırlayış, insanın kendi hafızasına benzeyen bir şeydi: parçalı, eksik ama bir o kadar da yoğundu.
2.
Kırık ayna, salonun tam ortasında duruyordu. Altın varaklı çerçevesi, yıllar içinde kararmış, bazı yerleri dökülmüş ama hâlâ bir ihtişam kırıntısı taşıyordu. Aynaya baktığımda kendi yüzümü göremedim. Yalnızca gri bir sis. Dışarıdaki sisle aynı ton. İçerideki tozla aynı doku. Ayna, artık bir yansıma aracı olmaktan çıkmıştı; bir tür geçit olmuştu. Kendini göstermeyen ama seni içine çeken bir geçit.
Aynanın önünde dururken salonun kokusu daha belirgin hâle geldi: eski kitapların sararmış sayfalarını andıran bir koku, hafif bir pişmiş toprak kokusu, belki de yıllar önce burada unutulmuş bir parfümün son nefesi. Bu kokular, insanın zihninde bir şeyleri tetikleyen türdendi; çocukluğun bir anını, bir yaz akşamını, bir kayboluşu. Koku, hafızanın en sadık rehberidir. Bu salonda hafıza kokuyordu.
Bir süre sonra salonun ışığı değişti. Güneş, bulutların arasından çıkmış olmalıydı; kırık panjurların arasından içeri giren ışık, bir kılıç gibi karanlığı yarıyordu. Bu ışık, salonun içindeki her şeyi bir anlığına canlandırdı. Toz zerreleri, altın bir yağmur gibi parladı. Duvarlardaki plise haritaları, sanki hareket ediyormuş gibi göründü. Mobilyaların taşlaşmış yüzeyleri, bir anlığına canlı bir dokunuşu hatırladı. Işık, salonun kalbini yokladı.
3.
O anda, salonun neden bu kadar etkileyici olduğunu anladım: burası, zamanın durduğu bir yer değildi; zamanın kendini yeniden yazdığı bir yerdi. Her leke, her çatlak, her toz zerresi, zamanın bir cümlesiydi. Ve ben, o cümleleri okuyan bir misafirdim.
Salonda dolaşırken, bir köşede yere düşmüş bir mektup buldum. Zarfı nemden kabarmış, yazıları silinmişti. İçini açtığımda, kelimeler neredeyse tamamen yok olmuştu; yalnızca birkaç harf seçilebiliyordu. Ama mektubun yokluğu bile bir anlam taşıyordu. Bazı hikâyeler, okunmak için değil, kaybolmak için yazılır.
Mektubu yerine bıraktım ve salonun diğer köşesine yöneldim. Orada, bir zamanlar büyük ihtimalle bir aile fotoğrafı taşıyan bir çerçeve duruyordu. Camı çatlamış, içindeki fotoğraf neredeyse tamamen solmuştu. Yalnızca bir siluet seçilebiliyordu; belki bir kadın, belki bir çocuk, belki de bir misafir. Fotoğrafın soluşu, salonun hafızasının soluşuyla aynı ritimdeydi.
4.
Bir an için salonun beni izlediğini hissettim. Bu his korkutucu değildi; daha çok, bir mekânın kendi varlığını fark etmesi gibiydi. Salon, benim varlığımı kabul etmişti ve ben salonun sessizliğini kabul ettim.
Dışarıdan bir vapur düdüğü daha duyuldu. Bu ses, salonun içindeki zamanla çarpıştı; dış dünyanın akışı, salonun ağır ritmine dokundu. O anda, salonun içindeki ışık yeniden değişti. Güneş, bulutların arkasına saklanmış olmalıydı; karanlık, yavaşça geri döndü. Toz zerreleri, altın yağmur olmaktan çıkıp yeniden gri bir sis hâline geldi.
Salondan çıkmadan önce bir kez daha aynanın karşısına geçtim. Bu kez, sisin içinde kendi siluetimi hafifçe seçebildim. Ama bu siluet bana ait değildi; salonun bana verdiği bir yüzdü. Bazen mekânlar insanlara kendi yüzlerini ödünç verir.
5.
Kapıya yöneldiğimde, salonun kokusu bir kez daha beni durdurdu. O kokunun içinde bir tür davet vardı; geri dönme daveti. Belki de bu salon, yalnızca bir mekân değil, bir düşünceydi. Ve düşünceler insanı her zaman geri çağırır.
Kapıyı kapattığımda dışarıdaki ışık daha parlaktı. Deniz kıyıya daha sert vuruyordu. Martılar daha yüksek sesle bağırıyordu ama ben salonun sessizliğini içimde taşıyordum.
Beylerbeyi’nin o nemli salonu, bana bir şey öğretmişti: Zaman, bazen ilerleyerek değil, durarak büyür. Ve bazı odalar, insanın içindeki en eski haritaları yeniden çizer.
Benzer yazılar:





Leave a Reply