Spread the love

Üsküdar’ın unutulmuş avlularında geçen bu hikâye, suskun mermer çeşmelerin, incir ağacının gölgesinin ve taşların sakladığı eski su hatırasının izini sürüyor. Sükûnetin derin anlamını, zamanın dokusunu ve mekânın felsefi ağırlığını anlatan şiirsel bir anlatı.


Üsküdar’ın Suskun Avlularında Kaybolan Sesler

1.

Üsküdar’ın arka sokaklarında, kimsenin artık uğramadığı eski bir avlu vardır. Bu avlu, şehrin kalabalığından kopmuş, kendi içine çökmüş bir zaman parçası gibidir. Duvarları, yıllar boyunca biriken tozun ve unutulmuş hikâyelerin ağırlığıyla hafifçe kabarmış; taşları, bir zamanlar akan suyun serinliğini hâlâ saklayan ince bir gölge taşır. Buraya her gelişimde, sanki şehrin nefesi kesilir ve beni başka bir dünyanın eşiğine bırakır.

Avlunun ortasında, artık suyu olmayan bir mermer çeşme durur. Çeşmenin ağzı kurumuş, dudakları çatlamış bir yaşlı gibi. Fakat bu kuruluk, bir yokluk değil; aksine, bir hatırlama biçimidir. Su akmadığı hâlde, taşın içinde bir serinlik dolaşır. Elimi mermerin üzerine koyduğumda, sanki uzak bir geçmişin nefesi parmaklarımın arasından geçer. Bu nefes, bana hep aynı kelimeyi fısıldar: sükûnet.

Bu avludaki sükûnet, sıradan bir sessizlik değildir. Burada sessizlik, bir boşluk değil; bir varlık hâlidir. Sesin yokluğundan doğan bir ağırlık, bir derinlik. Sanki taşlar, yıllar boyunca duydukları her şeyi içlerine çekmiş ve artık konuşmaya ihtiyaç duymayan bir bilgelik kazanmışlardır. Bu bilgelik, insanın içini hem rahatlatan hem de hafifçe ürperten bir şeydir. Çünkü burada duyduğun sessizlik, kendi içindeki sesleri de ortaya çıkarır.


2.

Bir gün avluya girdiğimde üzerime düşen gölgeyi fark ettim. Çeşmenin hemen yanında büyüyen yaşlı bir incir ağacı, dallarını mermerin üzerine doğru eğmişti. Yaprakları, rüzgârın en hafif dokunuşunda bile titreyen bir tül gibiydi. Bu titreme, avlunun sessizliğini bozmuyor; aksine, onu daha görünür kılıyordu. Sanki her yaprak, taşın içindeki eski suyun hatırasını okşuyor ve ona “buradayım” diyordu.

İncir ağacının gölgesi, mermerin çatlaklarıyla birleştiğinde ortaya tuhaf bir yazı çıkıyordu. Harfleri olmayan ama anlamı çok derin bir yazı. Bu yazı bana hep aynı hissi verirdi: Şehrin unutulmuş bir organına dokunuyormuşum gibi. Üsküdar’ın kalabalık meydanlarında, vapur iskelelerinde, çay kokusunun sardığı sokaklarında dolaşırken bile hissetmediğim bir yakınlık. Avlunun içindeki bu yazı, şehrin bana söylemek istediği bir sır gibiydi.

Akşamüstü, güneş tam batarken, avlunun kapısından içeri giren hafif bir rüzgâr oldu. Rüzgâr, Marmara’dan gelen tuzlu kokuyu taşıyordu. Bu koku, avlunun taşlarına sinmiş eski bir hikâyeyi uyandırdı. Çeşmenin dudaklarından bir ses çıkmadı ama taşların içinden bir titreşim yükseldi. Bu titreşim, bir zamanlar burada akan suyun ritmini hatırlatıyordu. Su, mermerin üzerinden akarken çıkardığı o ince sesi… Şimdi o ses yoktu ama ritmi hâlâ taşın içinde dolaşıyordu.

Rüzgâr, avlunun köşesine savrulmuş eski bir gazeteyi hareket ettirdi. Gazetenin sararmış sayfaları hafifçe kıvrıldı. Sanki yıllar önce yazılmış bir haber, yeniden nefes almaya çalışıyordu. Gazeteyi elime aldım; yazılar neredeyse silinmişti. Fakat sayfanın dokusu bana bir şey anlatıyordu: Zamanın her şeyi yavaşça aşındırdığı ama hiçbir şeyi tamamen yok etmediği gerçeğini.


3.

Avluda geçirdiğim her dakika beni biraz daha içine çekiyordu. Burada zaman dışarıdaki gibi akmıyordu. Sanki her şey bir anın içinde donmuştu. Bu donmuşluk bir ölüm değil, bir bekleyişti. Avlu bir şeyin geri dönmesini bekliyordu. Belki suyun, belki bir insanın, belki de sadece bir sesin. Bu bekleyiş avlunun taşlarına sinmiş bir sabır hâline gelmişti.

Bir gün avluda otururken gözlerimi kapadım. Sessizliği dinledim. Bu sessizlik önce dışarıdaki gürültüyü sildi, sonra içimdeki karmaşayı. En sonunda sadece taşların nefesi kaldı. Bu nefes bana bir hikâye anlatmaya başladı. Hikâye, suyun ilk kez bu çeşmeden akmaya başladığı günü anlatıyordu. İnsanların çeşmenin başında toplandığı, çocukların suyla oynadığı, yaşlıların mermerin serinliğine ellerini koyduğu o günü. Taşlar bu günü hiç unutmamıştı.

Sonra suyun yavaşça azaldığı yılları anlattı. Şehrin değiştiği, sokakların kalabalıklaştığı, insanların acele etmeye başladığı yılları. Su, bu aceleye ayak uyduramadı. Yavaşça çekildi. Çeşme bir gün tamamen sustu. Ama taşlar, suyun sesini içlerinde saklamaya devam etti.

Gözlerimi açtığımda avlunun sessizliği artık bana yabancı değildi. Bu sessizlik, benim sessizliğim olmuştu. İçimdeki karmaşayı, korkuları, belirsizlikleri yavaşça eritmişti. Avlu bana bir şey öğretmişti: Sessizlik bazen en yüksek ses olabilir.


4.

Üsküdar’ın sokaklarına geri dönerken, avlunun kapısından son kez baktım. Çeşme, incir ağacı, mermerin çatlakları… Hepsi aynı yerdeydi. Ama ben değişmiştim. Artık şehrin gürültüsünü duyarken bile, avlunun sessizliğini içimde taşıyordum. Bu sessizlik, bana bir denge veriyordu. Sanki şehrin karmaşasıyla avlunun sükûneti arasında bir köprü kurmuştum.

O günden sonra avluya sık sık gittim. Her gidişimde taşların nefesini biraz daha iyi duydum. Her seferinde incir ağacının gölgesi biraz daha derinleşti. Ve her seferinde sükûnet kelimesi bana yeni bir anlam kazandırdı. Sükûnet, artık sadece sessizlik değildi; bir hatırlama biçimiydi. Bir varoluş hâli. Bir iç denge.

Üsküdar’ın suskun avluları bana şunu öğretti: Bazen şehir, en çok sustuğunda konuşur. Ve bazen insan, en çok sustuğunda kendini duyar.


Benzer yazılar:


Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading