Topkapı surlarının dibindeki silinmiş bir kitabe, unutulmuş bir ustanın adını ve insanın kalıcılık arzusunu taşın hafızasında sorguluyor.
Taşın Hatırladığı, Şehrin Unuttuğu
1.
Topkapı surlarının dibine ilk kez öğleye yakın indim; güneş yukarıdaki taşların sırtını beyaza çevirirken aşağıda, duvarın toprağa kavuştuğu o dar ve nemli şeritte başka bir iklim hüküm sürüyordu. Şehrin gürültüsü birkaç metre ötede sürüyor, araçların uğultusu arada bir havayı yarıyor, insanların sesleri duvarların üzerinden dökülüyordu, fakat burada ses bile yaşlanmış gibiydi. Gri taşların arasında hasta bir zümrüt renginde yosun büyüyor, nem toprağın içinden ağır ağır yükseliyor, paslanmış demirin kokusu insanın ağzında madeni bir tat bırakıyordu. Neden oraya indiğimi bugün bile tam olarak bilmiyorum. Belki eski surların insana verdiği o garip çağrı yüzündendi: Bir duvar ne kadar büyükse, insan onun görünen yüzünden çok temelinde ne sakladığını merak ediyor. Sonra taşı gördüm. Diğerlerinden daha koyuydu. Başlangıçta yüzeyindeki çizgileri çatlak sandım; eğilip baktığımda bunların harfler olduğunu anladım. Zamanın, suyun, hayvanların ve insanların hoyratlığının aşındırdığı birkaç satır. Okunamayan bir cümle değil, sanki unutulmuş birinin hâlâ kapanmamış ağzıydı.
Harflerin hangi dile ait olduğunu çıkaramadım. Bazıları eski Osmanlı yazısını andırıyor, bazı kıvrımlar Farsçanın çok daha eski bir biçiminden kalmış hissi veriyordu. Fakat yazı konusunda bilgim, bir mezarın başında insanın ölüm hakkında bildiği kadardı: Yeterince yakın durunca cehalet daha belirginleşiyor. Parmaklarımı taşa sürmedim. Nedense bunu yapmak, uyuyan birinin yüzüne dokunmak kadar uygunsuz geldi. Yalnızca baktım. En belirgin bölümde birkaç oyuk tekrar ediyor, harf olmaktan çıkıp küçük yaralara dönüşüyordu. Taşın üzerine bir şey yazılmamıştı sanki; taşın kendisinden bir şey çıkarılmış, her işaret eksiltilerek oluşturulmuştu. O anda aklıma tek bir sözcük geldi: kazınmış. Sözcük, gördüğüm şeyi açıklamaktan fazlasını yapıyordu. Kazımak, bir izi kalıcı kılmak isterken yüzeyi yaralamaktır. İnsan unutulmaktan korktuğunda ağaca adını kazır, mezara adını kazır, duvara tarihini kazır. Kalıcılığı ararken dünyayı incitir.
Belki bütün yazılar, unutulmaya karşı açılmış küçük yaralardır.
2.
Yakındaki çay ocağında çalışan yaşlı adam taşı sorduğumu duyunca önce omuz silkti. Sonra yüzü, çocukluğunda duyduğu fakat yıllardır hatırlamadığı bir masalın gölgesini bulmuş gibi değişti. Ona göre yazı bir fetih kitabesi değildi. Ne bir padişahın zaferini, ne bir ordunun gelişini, ne de görkemli bir inşanın tamamlanışını anlatıyordu. Söylentiye göre taşta yalnızca bir isim vardı: Surların bir bölümünü onaran ya da yeniden kuran ustanın adı. Adam, yaptığı işin büyüklüğüne öylesine inanmıştı ki ismini görünür bir yere kazıtmış, taşların hükümdardan önce kendisini hatırlamasını istemişti. Gururunun cezası ağır olmuştu. Adı duvardan silinmiş, kendisi de temellerin arasına gömülmüştü. Yaşlı adam hikâyeyi bitirdiğinde güldü. Bunun gerçek olup olmadığını sormadım.
Bazı hikâyeler doğrulanınca küçülür. Onların gücü olmuş olmalarında değil, insanların yüzyıllar boyunca olmuş olabileceklerine inanmasındadır.
Ertesi gün yeniden geldim. Bu kez taşın yalnızlığını anlamaya çalışıyordum. Yukarıdan geçenler onu görmüyordu. Birkaç köpek duvar boyunca dolaştı, biri kitabeye yaklaşıp kokladı, sonra ilgisini kaybederek uzaklaştı. Yosunların arasında küçük böcekler ilerliyordu. Yüzyıllar boyunca kim bilir kaç yağmur bu harflerin üzerinden geçmişti. İnsan, kendi adını kalıcı kılmak için taşı seçiyor; sonra yağmur geliyor, yosun geliyor, hayvan geliyor, başka insanların kayıtsızlığı geliyor ve hepsi o büyük kalıcılık düşüncesini azar azar kemiriyordu. Taşın dayanıklılığı ile insanın ölümsüzlük arzusu arasında acımasız bir yanlış anlama vardır. Taş uzun yaşar, ama kendisine emanet edilen anlamı korumak zorunda değildir. Harfler kalabilir, fakat onları okuyacak gözler değişir. İsim kalabilir, fakat o ismin kime ait olduğunu anlatan hikâye kaybolur. Sonunda yalnızca çizikler vardır. Bir insanın bütün gururu birkaç anlamsız oyuk biçiminde yüzyılların karşısında durur.
3.
Üçüncü gelişimde yağmur yağıyordu. Islanan granit neredeyse siyaha dönmüş, yosunlar parlaklaşmıştı. Su, harflerin çukurlarında birikiyor ve garip biçimde yazıyı daha görünür kılıyordu. Silinmekte olan şey, ıslandığında yeniden ortaya çıkıyordu. Uzun süre bunun karşısında kaldım. Ustanın gerçekten yaşamış olduğunu düşünmeye başladım. Ellerini düşündüm; taş tozuyla sertleşmiş parmaklarını, akşam eve döndüğünde omuzlarında taşıdığı yorgunluğu, belki kimseye söylemeden duvara bakıp kendi eserini seyretmesini. Onu kibirli biri olarak anlatmak kolaydı. İnsanların ölüleri tek bir kusura indirgemeye tuhaf bir eğilimi var. Oysa belki adam kibirli değildi. Belki yalnızca unutulmaktan korkuyordu. Bir çocuğunu kaybetmişti, belki kendisinden önce ölen ustasının adını kimsenin hatırlamadığını görmüştü. Belki taşıdığı taşların kendisinden daha uzun yaşayacağını fark ettiği bir gün, bu düşüncenin ağırlığına dayanamayıp kendi adını duvara kazımıştı.
Eğer suç buysa, diye düşündüm, hepimiz aynı suçu başka malzemelerle işliyoruz. Bazılarımız çocuk bırakıyor, bazılarımız ev yapıyor, fotoğraf çekiyor, kitap yazıyor, ağaç dikiyor, bir başkasının hafızasında yer edinmeye çalışıyor. İnsan yalnızca ölmekten korkmuyor; sanki hiç yaşamamış gibi silinmekten korkuyor. Ölüm bedenin yokluğuysa unutulmak, geçmişteki varlığımızın da ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenle isimlere böylesine bağlanıyoruz. Ad, küçücük bir ses kümesidir ama bütün hayatımızı onun içine sıkıştırıyoruz; bir gün biri o sesi söylediğinde yeniden var olacağımıza inanır gibi. Oysa surların dibindeki taş başka bir ders veriyordu: Adın kalması yetmez. Bir ad, anlamından koparıldığında sahibinin hayaletine değil, yalnızca dilin enkazına dönüşür. İşte asıl korkutucu olan buydu. Ustanın bedeni gerçekten duvarın içindeyse kemikleriyle ismi arasında birkaç karış taş vardı ve buna rağmen ikisi de birbirini açıklayamıyordu.
4.
Sonraki haftalarda kitabe benim için bir alışkanlığa dönüştü. Şehrin başka yerlerine giderken yolu uzatıyor, birkaç dakika duvarın dibinde duruyordum. Bazen hiçbir şey düşünmüyordum. Bazen taşın üzerindeki çizgiler değişmiş gibi görünüyordu. Sabah başka, akşam başka bir alfabe beliriyordu sanki. Bunun yalnızca ışık olduğunu biliyordum, fakat hafızanın da ışıktan çok farklı çalışmadığını düşünmeye başladım. Geçmiş değişmez dediğimizde kendimizi avutuyoruz. Değişen geçmiş değilse bile ona düşen ışık sürekli değişiyor. Çocukluğumuzdaki bir oda yıllar sonra başka görünür; ölmüş bir insanın yüzü zamanla sertliğini kaybedebilir ya da tam tersine acımasızlaşabilir. Bir zamanlar yaşadığımız utanç, daha sonra merhamete dönüşebilir. Taş aynı taştır, çizgi aynı çizgidir, fakat okuyan göz artık aynı göz değildir.
Belki tarih dediğimiz şey de taşlardan çok, onların önünden geçen bakışların tarihidir.
5.
Bir akşam, duvarda onarım yapan iki işçiye rastladım. Taşın ne olduğunu sordum. Biri dikkatle baktı, diğeri sigarasını içmeye devam etti. İlk adam bunun kitabe olmayabileceğini, eski bir taşçı işareti de olabileceğini söyledi. Bu ihtimal beni nedense sarsmıştı. Haftalardır üzerine ölüm, gurur ve unutuluş düşünceleri kurduğum çizgiler belki yalnızca bir ustanın çalışma sırasında koyduğu sıradan işaretlerdi. Önce hayal kırıklığı duydum. Ardından, bunun hikâyeyi daha güzel kıldığını fark ettim. Çünkü insan anlam bulamadığı yerde anlam üretir. Harabelerin çekiciliği biraz da buradan gelir. Eksik olanı tamamlarız. Silinmiş yüzlere göz, kırılmış heykellere el, okunmayan yazılara cümle veririz. Geçmiş bize hiçbir zaman bütünüyle ulaşmaz; biz onun boşluklarını kendi korkularımızla doldururuz. Belki yazılı ustanın hikâyesi taşın değil, yüzyıllardır o taşın önünden geçen insanların hikâyesiydi.
Kış yaklaşırken yosun kalınlaştı. Bazı harfler neredeyse tamamen kapandı. Onları temizlemek için yanımda küçük bir fırça getirmeyi düşündüm, sonra vazgeçtim. Taşı kurtarmak adına ona müdahale etmek, başka bir tür kibir olacaktı. Her çağ, geçmişi koruduğunu sanırken biraz da kendine göre yeniden biçimlendirir. Ben hangi hakkımla yosunu kaldıracaktım? Belki yosun artık yazının bir parçasıydı. Belki unutuluş da hatıranın doğal biçimlerinden biriydi. Her şeyi korumaya çalışmak, zamanın çalışmasını durdurmaya benzer. Oysa zaman yalnızca yıkmaz; sadeleştirir. Gereksiz ayrıntıları alır, geriye birkaç kırık çizgi, birkaç isim, birkaç belirsiz hikâye bırakır. İnsan hayatı boyunca kendisini karmaşık bir bütün sanır. Yüzyıllar sonra ondan kalan şey belki tek bir sözcüktür. Daha sonra sözcük de gider. Geriye taşın yüzündeki belirsiz bir çukur kalır.
6.
Bir gece rüyamda duvarın içinden vurma sesi duydum. Korkutucu değildi; sabırlı, düzenli bir sesti. Bir taşçı çekici gibi. Her vuruş arasında uzun bir bekleyiş vardı. Duvara kulağımı dayadığımda içeriden bir insan sesi değil, taşın kendi yankısını duyuyordum. Uyandığımda ilk düşündüğüm şey ustanın gömülmesi olmadı. Duvarın hâlâ yapılmakta olduğunu düşündüm. Bir şehir hiçbir zaman tamamlanmıyor. Her kuşak ona bir şey ekliyor, bir şey söküyor, başka bir şeyi yanlış hatırlıyor. Yıkıntı bile son biçim değildir. Bir taş düşer, ot büyür, çocuklar üzerine isimlerini yazar, yağmur yazıları siler. Sonra biri gelir ve bütün bunların anlamını çözmeye çalışır. Şehir böylece mimariden hafızaya, hafızadan söylentiye, söylentiden yeniden maddeye dönüşür. Biz onun içinde yaşamıyoruz yalnızca; farkında olmadan onun tarafından yazılıyoruz.
Son gelişimde uzun süre kitabenin karşısında durmadım. Acelem vardı. Yine de birkaç saniyeliğine eğildim ve en derin çizgiye baktım. İçinde küçücük bir su damlası duruyordu. Damlanın yüzeyinde gökyüzünün solgun bir parçası görünüyordu. Bir insanın adından geriye kalmış olabilecek küçücük bir oyuk, şimdi göğü taşıyordu. Bu görüntü bana anlatılan bütün efsanelerden daha doğru geldi. Ustanın kim olduğunu artık bilmek istemiyordum. Adını çözmeye de çalışmıyordum. Çünkü bilmemenin, bazen unutmakla aynı şey olmadığını anlamıştım. Bilmemek, geçmişe bırakılan son özgürlük alanı olabilir. Her şeyi açıklamak, ölülere yeniden sahip olmaya çalışmaktır. Oysa bazı isimler karanlıkta kalmalı, bazı taşlar bütün sorularımıza cevap vermeden yaşlanmalıdır.
7.
Surların yanından uzaklaşırken geriye bakmadım. Taş orada kalacaktı; yosun biraz daha büyüyecek, yağmur oyukları biraz daha genişletecek, belki bir gün bir onarım sırasında granit yerinden sökülecek, başka taşların arasına karışacaktı. Belki üzerindeki son işaret de silinecekti. Bunun artık bir yenilgi olmadığını düşünüyordum. İnsan, kalıcılığı yanlış anlamıştı. Sonsuza dek aynı biçimde kalmak değil kalıcılık; başka şeylere karışarak biçim değiştirmekti belki. Ustanın gerçekten yaşamış olup olmaması önemsizleşmişti. Onun olası korkusu benim düşünceme, benim düşüncem bu hikâyeye geçmişti. Taştaki isim okunamaz hâle gelirken ardında başka bir iz bırakmıştı. Kazınmış olan şey artık yalnızca granitte değildi. Ve o anda anladım: Taş insanı hatırlamaz. Şehir de hatırlamaz. Yine de unutmanın içinde, inatçı bir tortu gibi, bizden bir şey kalır. Adımız değil belki. Yüzümüz hiç değil. Yalnızca bir başkasının önünde durup anlamını bilmediği hâlde eğilmesine neden olan belirsiz bir iz.




Leave a Reply