Spread the love

Çiçek Pasajı’nda, ağzı silinmiş taş bir yüz üzerinden hafıza, suskunluk, unutma ve tarihin yaraları üzerine edebî bir anlatı.


Susturulmuş Tarihin Taş Hafızası

I. Ağzı Olmayan Yüz

Çiçek Pasajı’nın kalabalığı gece ilerledikçe derinleşiyor, masalar birbirine yaklaşıyor, bardakların dibindeki rakı bulanık bir ay ışığına dönüşüyordu. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, birbirlerinin sözlerini yarıda kesiyor; garsonların taşıdığı tabakların ve çatalların sesi kubbeli tavanın altında çoğalıyordu. Bütün bu gürültünün üzerinde ise kimsenin bakmadığı taş bir yüz duruyordu. Onu ilk kez, karşımdaki adamın omzunun üzerinden gördüm. Lambanın solgun ışığı duvardaki kabartmaya eğri bir açıyla vuruyor, alın çizgilerini ve göz çukurlarını belirginleştiriyordu. Yüz eskiydi; ne kadar eski olduğunu anlamak güçtü. Fakat asıl tuhaflık yaşında değil, ağzındaydı. Daha doğrusu, ağzının bulunması gereken yerdeydi. Dudaklar kırılmamıştı. Zaman tarafından aşındırılmış da değildi. Birinin sabırlı ve kararlı bir hareketle taşı oymuş olduğu belliydi. Yüzün ağzı silinmişti. Geriye yalnızca düzensiz, açık renkli bir yara kalmıştı. O anda çevremdeki bütün sesler uzaklaştı.

Rakı kokusu, kızarmış balık, eski sıva, nemli taş ve sigara dumanı birbirine karışırken yukarıdaki yüzün söyleyemediği bir kelimenin ağırlığını hissettim.

Pasajın köşelerinden birinde yıllardır çalışan yaşlı garsona kabartmayı sordum. Önce omuzlarını silkti. Sonra masama biraz yaklaşıp gözlerini yukarı çevirdi. “Hep oradaydı,” dedi. Kim yaptı, neden yaptı, bilmiyordu. Bir zamanlar yüzün ağzının bulunduğunu söyleyenler varmış. Başkaları hiçbir zaman ağzı olmadığını iddia ediyormuş. Bir rivayete göre siyasal bir hesaplaşmanın iziymiş bu. Başka bir rivayete göre dinsel öfkenin. Bir adam yıllar önce, taş yüzün belirli bir kişiyi temsil ettiğini ve bu yüzden cezalandırıldığını söylemiş. Garson bütün bunları aktarırken pek önemsemiyormuş gibi görünüyordu. Sonunda bezini masanın kenarında gezdirerek, “İnsanlar bilmedikleri şeylere hikâye uydurur,” dedi. Haklıydı. Ama bana kalırsa bunun tersi de doğruydu: Bazı şeyler ancak hikâyeye dönüştükten sonra yaşamaya başlar.

Gerçeğin kimliğini kaybettiği yerde söylenti, uzun ömürlü bir hafıza biçimine dönüşür.

II. Lal

Ertesi hafta yeniden geldim. Aynı masayı seçtim ve yukarıdaki yüze daha uzun baktım. Gözleri de garipti. Taş ustası onları kör biçimde işlememişti; tersine, bakıyormuş izlenimi verecek kadar derin ve dikkatli oymuştu. Buna rağmen yüzün ifadesinde görmenin değil, görülmeye mahkûm olmanın acısı vardı. İnsan bazen gözlerini kaybetmeden de körleşebilir. Söylemesi yasaklanan şeyi yıllarca görmeye devam etmek de bir körlük biçimidir. Çocukluğumda duyduğum eski bir kelime geldi aklıma: lal. Dili tutulmuş, söyleyecek şeyi olduğu hâlde konuşamayan insan. Kelimeyi zihnimde tekrarladıkça kabartma değişmeye başladı. Artık süsleme değildi. Tarihin kendisiydi. Gözü kalmış, yüzü kalmış, yarası kalmış, fakat dili koparılmış bir tarih. Şehirlerin unutmadığını söyleriz. Belki bu yalnızca kendimizi avutmanın zarif bir yoludur. Şehirler de unutur. Üstelik bizim gibi değil; onlar bütün bir insanı unutup yalnızca duvardaki izi, merdivendeki çöküntüyü, paslanmış bir kapı tokmağını hatırlar. Hafızaları parçalıdır ve bu nedenle acımasızdır.

Her gelişimde o yüzün çevresinde başka insanlar buluyordum. Genç çiftler, yalnız içen adamlar, yabancı gezginler, birkaç kadehten sonra sesleri yükselen arkadaş grupları. Hiçbiri yukarı bakmıyordu. Yüz ise hepsine bakıyordu. Bir süre sonra onun asıl cezasının ağzının yokluğu olmadığına inanmaya başladım. Asıl cezası, sonsuza kadar konuşan insanların üzerinde asılı kalmaktı. Çünkü insanın söyleme yeteneğini kaybetmesi korkunçtur, fakat başkalarının konuşmasını dinlemeye mahkûm edilmesi daha ince bir işkencedir. Masalarda aşklar sona eriyor, borçlar tartışılıyor, eski dostlara küfrediliyor, gelecek için büyük kararlar alınıyor, sonra bunların çoğu ertesi sabah unutuluyordu. Taş yüz hepsini saklıyor gibiydi. Söyleyemediği her şeyin üzerine başkalarının geçici sözleri birikiyordu. Orada oturdukça insanlar ile tarih arasındaki garip eşitsizliği fark ettim: Biz konuşabiliriz ama söylediklerimizin çoğu yaşamaz. Taş konuşamaz ama suskunluğu yüzyıllarca sürebilir.

III. Yaranın Hafızası

Bir gece pasaj neredeyse boşalıncaya kadar kaldım. Garsonlar sandalyeleri toplamaya başlamıştı. Masamdaki son bardakta suyla incelmiş rakı, ışığı kirli bir inci gibi tutuyordu. Kabartmanın önüne gidip ilk kez yakından baktım. Ağzın kesildiği yerde diğer bölümlerden farklı bir renk vardı. Taşın içi hâlâ dış yüzeyden daha açıktı. Parmağımı sürmek istedim ama dokunmadım. Bazı yaralara dokunmak meraktan çok mülkiyet duygusu taşır; insan anlamadığı şeyi elleyerek kendisine ait kılmaya çalışır. Bunun yerine karşısında durdum. Acaba ağzı yok eden kişi bunu yaparken ne düşünmüştü? Öfke mi duymuştu? Korku mu? Yoksa yalnızca kendisine verilen görevi mi yerine getirmişti? Bir yüzü öldürmek için gözlerini değil de ağzını seçmek, tesadüf olamayacak kadar anlamlı görünüyordu. Bir insanı susturduğunuzda bedenini ortadan kaldırmanız gerekmez. Bazen yüzünü bırakmak daha etkilidir. Başkaları ona bakar ve eksik olan parçanın ne anlama geldiğini öğrenir.

Fakat zaman geçtikçe başka bir olasılık beni rahatsız etmeye başladı. Ya bizim gördüğümüz yara bir susturma eylemi değilse? Ya ağzın kaybolması bütünüyle sıradan bir nedene dayanıyorsa? Bir onarım sırasında taşın kırılması, dikkatsiz bir işçinin aleti, küçük ve anlamsız bir kaza… İnsan zihni rastlantıyı sevmez. Yarayı görünce katil, mezarı görünce ölü, kapalı kapıyı görünce sır arar. Belki taş yüzün trajedisi, başına gelen şey değil, bizim ona yüklediğimiz anlamdı. Yine de bu düşünce yarayı küçültmedi. Tersine büyüttü. Çünkü tarih yalnızca gerçekten yaşanmış olaylardan oluşmaz; insanların eksik kalan şeyler karşısında kurduğu anlamlardan da oluşur. Bir yaranın nedeni unutulduğunda yara boşalmaz. Yeni anlamları kendisine çekmeye başlar. Şehir de böyledir. Boşluklarını anlatılarla doldurur; çünkü insan kadar şehir de anlamsız bir kayba dayanamaz.

IV. Taşın Söyleyemediği

O geceden sonra yüzü rüyamda gördüm. Pasaj boştu. Masalar yoktu, dükkânlar kapanmış, lambalar sönmüştü. Yalnızca duvar ve duvardaki kabartma vardı. Yüz bana bakıyordu. Ağzının bulunması gereken yerdeki yara yavaşça kararıyor, derinleşiyor, küçük bir kapıya dönüşüyordu. Kapının ardında bir oda bulunduğunu hissediyordum. İçeride yıllarca söylenmemiş cümleler biriktirilmişti. Özürler, itiraflar, suçlamalar, isimler, kayıp insanların son sözleri, hiçbir yere yazılmamış dualar, korkudan yutulmuş haykırışlar. Kapıyı açmak istiyor ama yaklaşamıyordum. Uyandığımda rüyadaki yüzün bana tek bir şey söylediğini düşündüm: Unutmak, bir şeyi hatırlayamamak değildir. Bazen unutmak, onu anlatabilecek dili kaybetmektir. İnsanların ve toplumların en büyük kayıpları belki de olayların değil, kelimelerin kaybıdır.

Bir acının adını artık bilmiyorsanız, o acı ortadan kalkmaz; yalnızca şekilsizleşir.

Sonraki günlerde lal kelimesi zihnimde büyüdü. İnsanların konuşamadığı anları düşündüm. Korkudan, utançtan, iktidardan, aileden, sevgiden, suçluluktan susulan şeyleri. Her suskunluk aynı değildir. Bazısı korunmak için seçilir, bazısı dayatılır, bazısı yıllar sonra alışkanlığa dönüşür. En tehlikelisi ise insanın artık neden sustuğunu hatırlamadığı suskunluktur. Çünkü o zaman sansürün bekçisine ihtiyaç kalmaz; herkes kendi boğazında küçük bir kapı taşımaya başlar. Taş yüz, bu düşüncenin maddi biçimi gibi görünüyordu bana. Onun ağzını birisi bir kez yok etmişti. İnsanların ağızlarıysa görünmez biçimde tekrar tekrar silinebiliyordu. Buna rağmen yüzün hâlâ orada bulunması bir yenilgi sayılmazdı. Belki de suskunluk bütünüyle yenilgi değildir.

Bazen geriye kalan tek tanıklık, yokluğun kendisidir.

V. Kör Gözler

Aylar sonra yeniden pasajdan geçtiğimde taş yüzü hemen bulamadım. Işık değişmişti. Yeni lambaların parlaklığı duvarın kusurlarını azaltıyor, yüzü neredeyse görünmez kılıyordu. Bir an kaldırılmış olduğunu sandım ve içimde beklemediğim bir kayıp duygusu oluştu. Sonra onu gölgede seçtim. Hâlâ oradaydı. Fakat artık başka türlü bakıyordum. İlk gördüğümde ağzının yokluğuna takılmıştım; şimdi gözlerine bakıyordum. Kör değillerdi. Biz kördük. Yıllarca önünden geçilebilen, altında içilip gülünebilen, fotoğraflarda arka plana dönüşebilen bir yüzün körlüğünden söz etmek haksızlıktı. Belki taş her şeyi görüyordu ve görmenin yükünü sessizce taşıyordu. Körlük, bakacak gözün bulunmaması değil, gözün önündeki şeyi anlamlı bir varlık saymamaktır. Şehirler tam da bu nedenle görünmez nesnelerle doludur; bir duvar, çeşme, mezar taşı, pencere, çatlak, oyulmuş bir isim. Her biri görülmeyi bekler, fakat görülmek ile fark edilmek arasında bütün bir çağ kadar mesafe vardır.

O gün içeri girmedim. Kapının önünde bir süre durdum. Akşam ağır ağır Beyoğlu’nun üzerine iniyordu; insanların yüzlerinde gün boyunca taşınmış yorgunluk vardı. Pasajın içinden bardak sesleri ve konuşmalar taşıyordu. Birinin kahkahası sokağa kadar ulaştı. Yukarıdaki taş yüz ise aynı yerde kaldı. Birden onun bizden daha uzun yaşayacağını düşündüm. Bizi, isimlerimizi, korkularımızı, o gece söylediğimiz cümleleri unutacak bir zaman gelecekti; fakat belki o yüz hâlâ orada olacaktı. Böyle düşündüğümde ölümsüzlük fikri bana yücelikten çok hüzün verdi. Çünkü uzun süre var olmak, mutlaka çok şey hatırlamak değildir. Bazen yalnızca herkesin senden önce gitmesini seyretmektir. Taşın dayanıklılığı insanın ölümlülüğünü yenmiyordu; onu daha görünür kılıyordu.

VI. Son Sözün Yokluğu

Bir süre sonra yüz hakkındaki araştırmayı bıraktım. Kim olduğunu öğrenmenin, ağzını kimin yok ettiğini kesinleştirmenin bana başlangıçta sandığım kadar önemli gelmediğini fark ettim. Belki bir arşivde açıklaması vardı, belki hiçbir yerde yoktu. Her gizemi çözme isteğinde hafif bir şiddet bulunduğunu düşünmeye başlamıştım. Bilmek istediğimiz şeyi açar, parçalar, adlandırır ve sonunda sessizliğini de elinden alırız. Oysa bazı izler cevapsız bırakıldığında daha dürüsttür. Taş yüz benim için artık tarihi bir bilmece değil, geçmiş karşısında nasıl durduğumu sınayan bir aynaydı. Ona her baktığımda kendime aynı soruyu soruyordum: Gerçekten duymak mı istiyorum, yoksa yalnızca kendi hikâyemi onun yarasına yerleştirmek mi? İnsan geçmişi anlamaya çalışırken çoğu zaman geçmişten çok kendisini anlatır.

En son gece, pasaj kapanmak üzereyken bir kez daha içeri girdim. Lambaların bir kısmı sönmüştü. Kalan ışık, taş yüzün çevresinde ince, gümüş renkli halkalar oluşturuyor; sıvanın üzerinde ağır ağır kayan gölgeler suya benziyordu. Bardakların kokusu, eski duvarların nemi ve gün boyunca birikmiş insan soluğu havada duruyordu. Başımı kaldırdım. Yüzün gözlerini seçebiliyordum, ağzının yerindeyse yalnızca soluk bir yara vardı. Ona söyleyecek hiçbir şey bulamadım. Belki ilk kez doğru olan da buydu. Bazı geçmişlerin önünde yapılabilecek en dürüst davranış, yeni bir cümle eklememektir. Dışarı çıktığımda kapı arkamdan kapandı. Sokakta yürürken ağzı silinmiş yüzün karanlıkta kaldığını düşündüm. Fakat artık bana acı çeken bir heykel gibi görünmüyordu. Daha çok, kendisine yapılan şeyi sessizliğiyle aşmış bir tanık gibiydi. Birileri onun ağzını yok etmişti; ama yok edilen yer, yüzün en çok baktığım parçasına dönüşmüştü. Susturmak isteyen el, böylece istemeden onun en kalıcı sözünü yaratmıştı.



Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading