Eski bir İstanbul avlusunda keşfedilen unutulmuş bir kuyu; yer altındaki gizli odalara ve şehrin katmanlı hafızasına açılır. Mekân, zaman ve insan ruhu üzerine edebi bir anlatı.
Kaybolan Her Şey Yok Olmaz
1.
Sokağın sonuna doğru ilerlerken, eski İstanbul’un bazı mahallelerinde ansızın beliren o tanıdık duygu yeniden yanıma oturdu. Ne hüzün denebilirdi buna ne de özlem. Daha çok, görünmeyen bir şeyin hâlâ burada bulunduğuna dair derin ve açıklanamaz bir sezgiydi. Evlerin yüzeylerine baktığımda ahşap, taş ve sıvadan oluşan cepheler görüyordum; fakat onların ardında başka bir katmanın varlığını da hissediyordum. Bu şehirde bazı sokaklar yalnızca mekân değildir. Üzerlerinden yürürken insanın ayakkabıları taşlara basar ama zihni yavaş yavaş zamanın içine gömülmeye başlar. Duvarlar yaşlanır, pencereler kararır, isimler silinir; buna rağmen geçmiş bütünüyle çekilip gitmez. Kendi görünürlüğünden vazgeçer fakat varlığından vazgeçmez.
Belki de İstanbul’un asıl sırrı burada saklıdır: Yok olmuş görünen şeylerin tamamen kaybolmayı reddetmesinde.
Girdiğim sokak da böyle bir yerdi. Ahşap çıkmalar birbirine yaklaşmış, gökyüzünü dar bir yarığa dönüştürmüştü. Cephelerdeki çatlaklar damarlar gibi uzanıyor, dökülmüş sıvaların altında farklı dönemlere ait taşlar görünüyordu. Bir duvarın içinde Osmanlı, onun altında Bizans, belki onun da altında daha eski bir dünyanın kalıntıları uyuyordu. Şehrin birçok yerinde olduğu gibi burada da hiçbir yüzey kendi başına var olmuyordu; her şey başka bir zamanın omzuna yaslanarak ayakta kalıyordu.
Yürüdükçe bunun yalnızca mimariye ait bir özellik olmadığını düşündüm. İnsan da böyle yaşamıyor muydu? Hatırladığımız kadar, unuttuğumuz şeylerin üzerinde de yükselmiyor muyduk? Karakter dediğimiz şey, bazen bilinçli tercihlerden çok, yıllar önce derinlere gömülmüş olayların sessiz tortusundan ibaretti.
2.
Duvarların arasında fark edilmesi güç, dar bir geçit gördüm. Üzerinde levha yoktu, hiçbir yeri işaret etmiyordu. Hatta dikkat edilmezse gözden kaçacak kadar sıradandı. Fakat İstanbul’un en ilginç yerleri çoğu zaman tam da böyledir; kendilerini göstermek istemezler, büyük anıtlar gibi bağırmazlar. İnsan onları keşfetmez; onlar, yeterince yavaşlayan insanların önünde açılır. Geçide yönelmemin nedeni merak değildi; daha ziyade, uzun zamandır tanıdığım bir hissin peşinden gitmekti.
Bazı eşikler görünmez bir ağırlık taşır. Henüz neyle karşılaşacağınızı bilmezsiniz ama adımınızı attığınız anda geri dönmeyeceğinizi hissedersiniz.
Geçit küçük bir avluya açılıyordu. Ortada eski bir kuyu yükseliyordu. Taşları neredeyse siyaha dönmüş, ağız kısmında ince yosun katmanları birikmişti. Bir zamanlar yüzlerce elin aşındırdığı kenarlar, şimdi yalnızca yağmurun ve denizden gelen nemin temasını hissediyordu. Çevredeki evler de ona benziyordu. Hiçbiri bütünüyle terk edilmiş değildi; buna rağmen hiçbiri yaşamın merkezinde yer almıyordu. Sanki mahalle unutulmamış, yalnızca göz ucuyla hatırlanan bir anıya dönüşmüştü. Kuyu ise bütün bu sessiz çekilişin ortasında duruyor, taşlarının içinde yüzlerce gündelik hayatın görünmeyen ağırlığını saklıyordu. Ona baktıkça suyu değil, zamanı düşünmeye başladım.
Çünkü bazı kuyular yeraltına açılmadan önce hafızaya açılır.
3.
Kuyunun içine eğildiğimde ilk anda yalnızca karanlık gördüm, fakat gözlerim alıştıkça iç duvar boyunca sıralanmış eski metal halkalar seçilmeye başladı. Bunlar su çekmek için değil, aşağı inmek için yapılmış gibiydi. O an kuyunun anlamı değişti; artık avlunun ortasında duran pasif bir nesne değil, başka bir katmana açılan kapıydı. İstanbul’da kapılar her zaman kapı görünümünde olmaz; bazen bir merdiven, bazen yarı kapanmış bir mahzen, bazen de unutulmuş bir kuyu insanı başka bir zamana geçirir. Aşağı inmeye karar verdiğimde bunun bir keşif değil, bir tür dinleme eylemi olduğunu hissediyordum.
Şehir konuşmuyor, yalnızca fısıldıyordu; ben de o fısıltıya biraz daha yaklaşmak istiyordum.
Aşağı indikçe yukarıdaki ışık küçülmeye başladı. Avludan gelen sesler silikleşti. Rüzgârın uğultusu kayboldu. Şehrin yüzeyi yavaş yavaş uzaklaştı ve sonunda zemine ulaştığımda kendimi küçük bir odanın içinde buldum. Tonozlu tavan is lekeleriyle kararmıştı. Duvarlarda nemli parlaklıklar dolaşıyor, yerde kırılmış testiler ve paslanmış metal parçaları yatıyordu. Buna rağmen burada, terk edilmiş mekânlarda rastlanan mutlak boşluk hissi yoktu. Oda yalnız bırakılmıştı ama ölü değildi. İçinde görünmeyen bir varlık sürüyordu. Sanki işlevini kaybetmişti fakat hafızasını korumaktaydı; bazı insanlar gibi, bazı şehirler gibi.
4.
Duvarlardan birinde aşınmış bir oyma fark ettim. Neyi temsil ettiğini seçmek imkânsızdı. Bir dal olabilirdi, bir kuş, bir yaprak ya da bütünüyle başka bir şey. Zaman şekli silmişti ama onu bütünüyle ortadan kaldıramamıştı. Taşın yüzeyinde kalan iz, anlamını kaybetmiş olmasına rağmen yaşamayı sürdürüyordu. Uzun süre ona baktım. Sonra insan hafızasının da benzer şekilde çalıştığını düşündüm.
Hayatımızın büyük kısmını unuturuz. Birçok yüz kaybolur, birçok konuşma dağılır, yıllar birbirinin içine geçer. Yine de geride izler kalır. Çoğu zaman neden belirli bir şeyi sevdiğimizi, neden belirli bir sesten huzursuz olduğumuzu ya da neden aynı rüyaya tekrar tekrar döndüğümüzü bilmeyiz. Çünkü anlam silinir; iz yaşamaya devam eder.
Odanın ötesine geçtiğimde başka bölmelerle karşılaştım; dar geçitler, alçalan tavanlar, küçük kemerler birbirine bağlanıyordu. Kuyunun altında beklediğimden daha geniş bir dünya vardı. Bu mekânların hangi amaçla kullanıldığını bilmek imkânsızdı. Belki depoydu, belki sığınaktı, belki ticaret yollarına ait gizli bir uzantıydı, belki de bugün hayal bile edemeyeceğimiz bir işleve sahipti. Fakat orada dolaşırken bunun artık önemsiz olduğunu fark ettim.
Bir mekân yeterince uzun yaşadığında amacı geride kalır; ilk kimliğini kaybeder ve ikinci bir hayat edinir. O andan sonra ne işe yaradığı değil, ne düşündürdüğü önem kazanır. Yeraltındaki bu odalar da böyle bir ikinci hayatın içinde yaşamayı sürdürüyordu.
5.
En uzak köşede boş bir niş vardı. İçinde hiçbir şey bulunmuyordu; buna rağmen bütün odalar arasında en çok o dikkatimi çekti. Çünkü boşluklar bazen nesnelerden daha güçlü konuşur. İnsan zihni eksik olanı tamamlama eğilimindedir; yokluğu doldurur, kaybolmuş hikâyeleri yeniden kurar. Nişe baktıkça hatırlamadığımı sandığım bazı ayrıntılar yüzeye çıkmaya başladı: Çocukluğumdan bir merdiven sesi, çoktan kapanmış bir dükkânın kokusu, artık yaşamayan insanların yüzleri… Hiçbiri çağrılmamıştı, sanki odanın içinden yükselmişlerdi.
İşte o an, mekânların da hafıza taşıdığına bir kez daha inandım; çünkü bazı yerler yalnızca geçmişi saklamaz, gerektiğinde onu geri çağırır.
Uzun süre dolaştıktan sonra taş duvarlardan birine yaslandım. Nem avuçlarıma geçti. Yukarıda genişleyen şehrin ağırlığını düşündüm. İnsanlar yürüyordu, vapurlar hareket ediyordu, pazarlar kapanıyor, çocuklar eve dönüyordu. Günlük hayat kendi ritmini sürdürüyordu. Fakat bütün bu hareketin altında, görünmeden duran başka bir İstanbul daha vardı: kullanılmayan sarnıçlar, mühürlenmiş geçitler, unutulmuş mahzenler, eski temeller ve adlarını çoktan kaybetmiş odalar.
O anda şehir bana dev bir hafızayı andırdı. Yüzeyde yaşayan düşünceler vardı; derinlerde ise kimsenin bütünüyle erişemediği karanlık katmanlar. Belki insan ruhu da bundan çok farklı değildi.
6.
Yukarı çıkmaya karar verdiğimde zamanın geçtiğini anlamakta zorlandım. Yeraltı saatleri yavaşlatır. Dış dünyaya ait ölçüler burada geçerliliğini yitirir. Kuyu boyunca yükselirken ışık yeniden büyüdü, hava hafifledi, rüzgârın sesi geri döndü. Avluya ulaştığımda akşam yaklaşmıştı. Duvarlar gri ile altın arasında değişen tonlara bürünmüş, gölgeler taşların üzerine uzamıştı. Kuyu, ilk gördüğüm andaki kadar sıradan görünüyordu. Fakat artık onu aynı gözle görmem mümkün değildi; çünkü bazı keşifler nesneleri değiştirmez, onları gören insanı değiştirir.
Avludan ayrılıp sokağa döndüğümde gün yavaşça kapanıyordu. Arkama bakmadım, çünkü bazı yerlerin hatırlanması yeniden görülmesinden daha değerlidir. Yürürken kuyunun altındaki odanın gerçekten var olup olmadığını bile düşündüm; belki hâlâ oradaydı, belki çoktan çökmüştü, belki de şehir kendi hafızasını kısa süreliğine bana göstermişti. Kesin olan yalnızca şuydu: İnsanın iç dünyasında da böyle odalar bulunur; gündelik hayatın ışığının ulaşmadığı, kapıları nadiren açılan fakat varlığını sürdüren odalar.
Ve bazen bir taş, bir kuyu ya da unutulmuş bir avlu onların kapısını aralar. O zaman anlarız ki kaybolan her şey yok olmaz; bazıları yalnızca daha derine çekilir ve uygun zamanı bekleyerek yaşamayı sürdürür.




Leave a Reply