Spread the love

Sulukule’nin dar sokaklarında çürümüş ahşap, solgun safran rengi ve kedilerin hafif adımlarıyla yeniden yazılan mimari bir hikâye. Zamanın bıraktığı izlerin estetik dönüşümünü anlatan şiirsel bir anlatı.


Sulukule’de Bir Akşam Hikâyesi

1.

Sulukule’nin dar sokaklarına akşam çöktüğünde, ışık kendine yer bulmak için artık savaşmıyordu. Günün son parıltısı, iki yana eğilmiş eski evlerin arasından süzülürken, ahşap kirişlerin iç çekişi duyuluyordu. Bu ses, yüzyıllardır aynı noktada duran bir kalbin yorulmuş atışı gibiydi. Kimi zaman hafif bir inilti, kimi zaman bir nefes. İnsan bu sesi duyunca, sanki evlerin de bir ruhu olduğunu, o ruhun da zamanla yorulduğunu hissediyordu.

O dar geçitte yürürken, duvarların yüzeyindeki solgun safran rengi, günün son ışığıyla birleşip tuhaf bir sıcaklık yayıyordu. Renk, bir zamanlar canlı bir hayatın izlerini taşıyor gibiydi; şimdi ise yavaşça kabuğunu döken bir meyve gibi, kendini zamana bırakmıştı. Toz, ışığın içinde dans ediyor, her bir tanesi sanki geçmişten kopup gelen bir hatırayı taşıyordu. Bu sokakta yürümek, bir kitabın sayfaları arasında dolaşmak gibiydi; her adımda başka bir satır, başka bir cümle.

Geçidin tam ortasında, iki evin birbirine yaslanmış bedenleri arasında, bir grup kedi dolaşıyordu. Bu kediler, Sulukule’nin gerçek mimarlarıydı. İnsanlar evleri inşa etmişti ama onları ayakta tutan, bu kedilerin ritmik adımlarıydı. Her biri, çürümüş sedir tahta üzerinde öyle bir ustalıkla ilerliyordu ki sanki yer çekimiyle gizli bir anlaşmaları vardı. Pençeleri, ahşaba hafifçe değiyor ama o hafif dokunuş bile cepheleri bir arada tutuyordu. Kedilerin hareketi, çürümüş geometriyi yeniden yazan bir kaligrafi gibiydi.

Bir kedi, tam önümdeki dar çıkıntıya sıçradı. Gözleri, sokaktaki ışığı yansıtan iki küçük ayna gibi parladı. O an, kedinin bakışında bir şey gördüm: sanki bu sokakların bütün hikâyesini biliyordu. Çürük ahşabın kokusunu, taşların arasındaki nemi, duvarların hafifçe kabaran yüzeyini… Hepsini biliyor ve hepsini kabul ediyordu. Kedinin varlığı, bu sokakta zamanın akışını belirleyen bir ritimdi.


2.

Sulukule’de çürümek, sadece fiziksel bir süreç değildi. Burada çürümek, bir estetikti. Bir kabullenişti. Bir dönüşümdü. İnsanlar bu sokaklardan geçerken çoğu zaman bu çürümeyi görmezden gelirdi ama ben o akşam, çürüğün içinde saklı olan güzelliği fark ettim. Çürük, bir son değil, bir başlangıçtı. Her dökülen boya parçası, her çatlayan kiriş, her çöken basamak; hepsi yeni bir hikâyenin kapısını aralıyordu.

Bir evin kapısının önünde durdum. Kapı, yıllar önce koyu bir kestane rengine boyanmış olmalıydı; şimdi ise rengi, güneş ve yağmurun ortak çalışmasıyla solmuş, yer yer kabarmıştı. Kapının üzerindeki demir tokmak paslanmış ama hâlâ sağlamdı. Tokmağın şekli eski bir Osmanlı motifini andırıyordu ama motifin çizgileri artık belirsizdi. Çürük, motifin içindeki anlamı silmemiş, sadece onu daha sessiz bir hâle getirmişti.

Kapının yanında, duvara yaslanmış bir sandalye vardı. Sandalyenin arka ayağı kırılmıştı ama biri onu dikkatlice taşların arasına sıkıştırarak dengede tutmuştu. Bu küçük müdahale, sokaktaki insanların çürümeye karşı geliştirdiği sessiz bir direnişti. Hiçbir şey tamir edilmiyordu ama hiçbir şey de tamamen bırakılmıyordu. Her şey, tam olması gerektiği kadar ayakta duruyordu.


3.

Sokakta ilerlerken, bir yaşlı adamın pencereden dışarı baktığını gördüm. Gözleri, sokaktaki kedileri takip ediyordu. Adamın yüzünde, yılların bıraktığı çizgiler vardı; ama o çizgiler, yorgunluk değil, bir tür bilgelik taşıyordu. Adam, kedilerin hareketini izlerken, sanki kendi gençliğini hatırlıyordu. Belki de bu sokaklarda büyümüş, bu evlerin gölgesinde oyunlar oynamıştı. Belki de çürümeyi ilk kez burada görmüş, onunla barışmayı burada öğrenmişti.

Adamla göz göze geldiğimizde hafifçe başını salladı. Bu selam, bir yabancıya verilen sıradan bir selam değildi. Bu selam, sokakların sessiz dilini bilenlere verilen bir selamdı. O an kendimi bu sokakların bir parçası gibi hissettim. Çürük ahşabın kokusu, solgun safran rengi, kedilerin ritmi; hepsi beni içine almıştı.

Bir süre sonra sokak genişledi ve küçük bir avluya açıldı. Avlunun ortasında eski bir çeşme vardı. Çeşmenin mermer yüzeyi çatlamış, su artık akmıyordu. Ama mermerin üzerinde, zamanın bıraktığı izler öyle bir desen oluşturmuştu ki çeşme sanki kendi kendine bir sanat eserine dönüşmüştü. Mermerin çatlakları, bir harita gibi görünüyordu; geçmişin yollarını gösteren bir harita.

Avlunun bir köşesinde bir kadın oturuyordu. Elinde eski bir defter vardı. Defterin sayfaları sararmış, kenarları hafifçe yıpranmıştı. Kadın, deftere bir şeyler yazıyordu. Yazarken yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki yazdığı her kelime, avludaki çürümüş taşlara yeni bir hayat veriyordu. Kadının yazısı, çürüğün içindeki güzelliği fark eden birinin yazısıydı.


4.

Kadına yaklaşmadım. Onu rahatsız etmek istemedim. Ama defterin sayfalarına düşen gölgeler, bana bir şey fısıldıyordu: “Her çürük, bir hikâyedir.” Bu fısıltı, avlunun sessizliğinde yankılandı. Çürük, burada bir kusur değil, bir anlatım biçimiydi. Her çatlak, bir cümleydi. Her dökülen parça, bir kelimeydi.

Avludan ayrılıp tekrar dar sokaklara döndüğümde, kediler hâlâ oradaydı. Bir tanesi, tam önümde durdu ve bana baktı. Gözlerinde, sokakların bütün hafızası vardı. O an, kedinin bakışında bir şey daha fark ettim: çürüğün içinde saklı olan yaşam. Çürük, ölümü değil, dönüşümü anlatıyordu. Kediler, bu dönüşümün sessiz tanıklarıydı.

Sokaktan çıkarken, ahşap kirişlerin son bir kez inlediğini duydum. Bu iniltide bir veda vardı. Ama aynı zamanda bir davet de vardı: “Tekrar gel.” Sulukule’nin çürük geometriyi yeniden yazan kedileri, solgun safran rengi, çatlak mermer çeşmesi; hepsi beni tekrar çağırıyordu.

Çürük, burada bir son değil, bir başlangıçtı. Ve ben, o akşam, çürüğün içindeki güzelliği ilk kez bu kadar açık görmüştüm.

Benzer yazılar:


Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading