Şemsi Paşa kıyısında geçen bu gece hikâyesi, kayıkların yansımasında saklı hafızayı, gamın tuzlu ağırlığını ve kara kedilerin sessiz kehanetlerini anlatıyor. İstanbul’un eşiklerinde dolaşan bu masal, dönüşün ve hatırlamanın içsel ritmini takip ediyor.
Kayıkların Vakti — Şemsi Paşa’da Bir Gece Masalı
1.
Şemsi Paşa Camii’nin kıyısında gece, her zamankinden biraz daha ağırdı. Hava, denizin iç çekişini taşıyan tuzlu bir sisle doluydu; sanki Boğaz, gün boyunca sakladığı bir sırrı nihayet bırakmaya karar vermişti. Kıyıya vuran dalgalar, taşların arasına sıkışmış eski bir hikâyeyi yeniden yazıyor gibiydi. Bu hikâye, ne tamamen geçmişe aitti ne de bütünüyle şimdiye. Arada bir yerde, bir eşikte duruyordu, tıpkı bu şehrin kendisi gibi.
Karanlık, caminin duvarlarına yaslanmıştı. Taşların yüzeyinde, yüzyılların ağırlığıyla oluşmuş ince çizgiler, geceyi okuyan birer satır gibi duruyordu. Bu çizgiler, rüzgârın yönünü, dalgaların sabrını, insanların unutmak için gösterdiği çabayı biliyordu. Her şeyin bir hafızası vardı; suyun, taşın, hatta gecenin bile.
Kıyıda biriken küçük kalıntılar, yağmurun ve dalganın ortak imzasıydı. İçlerinde biriken su, gökyüzünün solgun yansımasını taşıyordu. Bu yansımalar, bazen bir anıyı, bazen bir yüzü, bazen de hiç gerçekleşmemiş bir ihtimali hatırlatıyordu. Kalıntıların yüzeyi, insanın kendi içindeki karanlığı görmesi için açılmış küçük pencerelerdi.
O gece, kayıkların etrafında üç kara kedi oturuyordu. Hareket etmiyor, birbirlerine bakmıyor, sadece suyun yüzeyini izliyorlardı. Gözleri, gecenin içinde parlayan iki küçük ateş gibi duruyordu. Bu kediler, Üsküdar’ın eski sakinlerinin anlattığı hikâyelerde geçen “kıyı bekçileri”ne benziyordu. Rivayete göre, bu kediler geleceği söylemezdi; sadece insanın kaçtığı şeyleri hatırlatırdı. Çünkü bazı gerçekler, ancak hatırlanınca iyileşirdi.
2.
Ben, caminin duvarına yaslanmış, kedilerin sessizliğini dinliyordum. Şehrin gürültüsü uzakta kalmıştı; burada sadece suyun ritmi vardı. Her dalga kıyıya vurduğunda bir şey söylüyor gibiydi. Ama bu sözler, insan diline çevrilemeyecek kadar eskiydi. Yine de anlamı hissediliyordu: “Her şey geri döner.”
Gam, tam da bu anda içimde belirdi. Bir duygu değil, bir madde gibi. Sanki içimdeki boşluk, tuzlu bir suyla dolmuştu. Bu su, geçmişin ağırlığını taşıyordu ama aynı zamanda bir tür arınma da getiriyordu. Gam, insanın kendi hikâyesini yeniden yazabilmesi için gerekli olan o sessiz karanlıktı. Karanlık olmadan ışık görünmezdi; kayıp olmadan dönüş olmazdı.
Kedilerden biri, çalıdaki yansımaya doğru eğildi. Su, hafifçe dalgalandı. O anda, sanki çalı bir anlığına derinleşti; yüzeydeki yansıma, bir gökyüzü olmaktan çıkıp bir hatıraya dönüştü. Bu hatıra, tanıdık bir yüz taşıyordu. Belki benim, belki başka birinin. Ama önemli olan yüzün kime ait olduğu değildi. Önemli olan, yüzün geri dönmüş olmasıydı.
Şehir bazen insanın unuttuğu şeyleri ona geri getirirdi. İstanbul bu konuda acımasızdı. Bir sokak köşesi, bir vapur düdüğü, bir taşın üzerindeki çizik, hepsi birer çağrıydı. Şemsi Paşa’nın kıyısında dururken bu çağrının ağırlığını hissetmemek mümkün değildi.
Kedilerden ikincisi başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde bir soru yoktu, bir yargı da yoktu. Sadece bir kabul vardı. Sanki şöyle diyordu: “Buradasın. Bu yeter.”
3.
Gece ilerledikçe, kıyının suyu daha da karardı. Gökyüzü, bulutların arasında kaybolmuştu. Ama kediler hâlâ oradaydı. Onların varlığı, gecenin ağırlığını hafifletiyordu. Çünkü bazen bir varlığın sessizliği, insanın içindeki fırtınayı durdurabilirdi.
Şehrin bu kıyısında zaman farklı akıyordu. Dakikalar, dalgaların ritmine göre uzuyor ya da kısalıyordu. Bir an, sonsuzluğa açılan bir kapı gibi durabiliyordu. Bu kapıdan geçmek için hiçbir şey yapmak gerekmiyordu; sadece durmak yeterdi. Durmak ve dinlemek.
Kayıkların suyu bir süre sonra hafifçe çekilmeye başladı. Dalgalar kıyıya daha yumuşak vuruyordu. Sanki gece, kendi içindeki ağırlığı bırakmaya karar vermişti. Kediler aynı anda başlarını kaldırdı. Bu hareket, gecenin değiştiğini haber veren bir işaret gibiydi.
Ben, caminin duvarından ayrılıp kıyıya doğru yürüdüm. Kayıkların yanına geldiğimde, suyun yüzeyinde kendi yansımamı gördüm. Ama bu yansıma, bana ait bir görüntü olmaktan çok, bir hikâyenin başlangıcı gibiydi. Sanki su, bana şöyle diyordu: “Devam et.”
Kediler, çalıların etrafında dolaşmaya başladı. Sessiz adımları, taşların üzerinde neredeyse duyulmuyordu. Onları izlerken, içimdeki gamın yavaşça çözülmeye başladığını hissettim. Bu çözülme, bir iyileşme değildi; daha çok bir kabul gibiydi. İnsan, bazı şeyleri ancak kabul ettiğinde hafiflerdi.
4.
Şemsi Paşa’nın kıyısında, gece nihayet sabaha doğru eğilmeye başladı. Gökyüzü yavaşça açıldı. Kediler birer gölge gibi uzaklaştı. Kayıkların suyu, sabah ışığıyla birlikte parladı. Bu parlama, gecenin bıraktığı tüm ağırlığı bir anlığına görünür kıldı.
Ben, kıyıdan uzaklaşırken şunu düşündüm: Bazı geceler, insanın kendi içindeki karanlığı görmesi için vardır. Bazı kediler, insanın unuttuğu şeyleri ona hatırlatmak için. Ve bazı kâbuslar, geçmişin geri dönüşünü göstermek için.
Şemsi Paşa’da geçen bu gece bana bir şey öğretmişti: Her şey geri döner. Ama dönüş, her zaman bir yük değildir. Bazen dönüş, insanın yeniden başlaması için gerekli olan tek şeydir.
Benzer yazılar:




Leave a Reply