Spread the love

Eminönü’nün eski bir hanındaki karanlık havalandırma boşluğunda yaşayan beyaz bir kedinin hikâyesi. Zamanın durduğu, ışığın bir sınav gibi süzüldüğü bu ara mekânda bekleyiş, hafıza ve arafta hâli üzerine poetik ve felsefi bir anlatı.


Arafta Bir Beyazlık

1.

Eminönü’nün eski hanlarından birinin iç avlusunda, neredeyse unutulmuş bir zamanın kalıntısı gibi duran dar bir havalandırma boşluğu vardı. Bu boşluk, yukarıdan süzülen ışığı bir nimet gibi değil, bir sınav gibi kabul eden karanlık bir kuyuya benzerdi. Işık, duvarların arasından ince bir bıçak gibi geçer, hiçbir yere tam değmeden kaybolurdu. Sanki zamanın kendisi burada duraksıyor, nefes almayı unutuyor, sonra yeniden hatırlıyordu.

Bu şaftın içinde, kimsenin beklemediği bir varlık yaşıyordu: bembeyaz bir kedi. Onu ilk gören, bir hayaletle karşılaştığını sanabilirdi. Çünkü bu kadar karanlık bir yerde bu kadar parlak bir beyazlık, insanın gözünü önce büyüler, sonra ürpertirdi. Kedi, sanki bu hanın bütün sırlarını biliyor ama hiçbirini söylemeye niyetlenmiyordu. Yalnızca varlığıyla konuşuyordu; sessiz ama ağır bir varlık.

Hanın duvarları yılların ağırlığını taşırken, kedinin beyaz tüyleri bu ağırlığı reddediyor gibiydi. Toz, rutubet, pas, dökülen sıva… Hepsi bu boşluğun doğal diliydi. Ama kedinin dili başka bir şeydi: bekleyiş. Belki de bir geçiş. Belki de iki katmanlı bir dünyanın tam ortasında durmanın tuhaf huzuru.

Kedi çoğu zaman eski bir borunun üzerinde oturur, yukarıdan gelen ışığın yönünü takip ederdi. Işık, onun tüylerine değdiğinde sanki şaftın karanlığı bir anlığına geri çekilir, yerini tanımlanamayan bir aydınlığa bırakırdı. Bu aydınlık ne tam bir umut ne de tam bir uyarıydı. Daha çok bir ara hâliydi. Bir tür arafta.


2.

Arafta olmak, bu hanın ruhuna sinmiş bir kavramdı. Çünkü burada hiçbir şey tam değildi. Zaman tam akmaz, ses tam yankılanmaz, ışık tam aydınlatmazdı. Her şey yarım, her şey beklemede. İnsan bu boşluğa bakınca, kendi içindeki bekleyişi de fark ederdi. Belki de bu yüzden kedinin varlığı bu kadar güçlü hissediliyordu. O, bu yarım kalmışlığın tek tamamlayıcı unsuruydu.

Bir gün, hanın içinden geçen yaşlı bir adam, şaftın dibinde duran kediyi fark etti. Durdu, uzun süre baktı. Sonra kendi kendine mırıldandı: “Bu kedi burada neden yalnız?” Sorunun cevabı yoktu. Belki de yalnız değildi. Belki de bu boşluk, onun için bir yuva değil, bir görevdi. Bir tür nöbet. Bir tür sessiz rehberlik.

Adam, kedinin gözlerine baktığında orada bir tür yumuşaklık gördü. Ama bu yumuşaklık, dünyaya ait bir yumuşaklık değildi. Daha çok, iki dünyanın arasında sıkışmış bir varlığın yorgun ama kararlı bakışıydı. Kedi, adamın varlığını fark etti ama yerinden kıpırdamadı. Sanki adamın sorusunu duyuyor ama cevap vermeyi gereksiz buluyordu.

Şaftın içindeki su damlaları duvarlardan süzülerek aşağıya doğru akıyor, her damla kendi yankısını yaratıyordu. Bu yankılar, kedinin varlığıyla birleşince boşluk bir tür ritim kazanıyordu. Ritmin adı yoktu ama hissi vardı: zamanın ağırlaşması. Zaman burada akmıyor, daha çok birikir gibiydi. Her damla, her nefes, her ışık çizgisi, birikmiş bir hafızanın parçası oluyordu.


3.

Kedi bazen başını yukarı kaldırır, ışığın kaynağına bakardı. O anlarda, tüyleri neredeyse parlıyor gibi olurdu. Sanki ışık, onun içinden geçiyor, sonra şaftın karanlığına geri dönüyordu. Bu geçiş, bir tür sessiz tören gibiydi. Kedi, bu törenin hem rahibi hem de tanığıydı.

Han esnafı kedinin varlığını bilir ama pek önemsemezdi. Onlar için kedi, hanın doğal bir parçasıydı. Tıpkı dökülen sıva, tıpkı paslı kapı, tıpkı unutulmuş bir sandık gibi. Ama bazıları kedinin gözlerinde bir şey gördüklerini söylerdi. Bir tür bilgelik. Bekleyiş. Bir tür geçiş kapısı.

Bir gün genç bir kadın, hanın içinden geçerken şöminenin yanına geldi. Kediye baktı, sonra elini uzattı. Kedi bir an tereddüt etti, sonra yavaşça kadının parmaklarına dokundu. Bu dokunuş, kadının içini bir sıcaklıkla doldurdu. Sanki kedi ona bir şey anlatmak istemişti ama anlatmak için kelimelere ihtiyacı yoktu.

Kadın, kedinin gözlerinde kendi içindeki boşluğu gördü. O boşluk, uzun zamandır taşıdığı ama adını koyamadığı bir duyguydu. Belki bir kayıp, belki bir arayış, belki bir geçiş. Kedi, bu duyguyu tanıyor gibiydi. Çünkü kendisi de bir geçişin içindeydi. Bir tür arafta.


4.

Kadın, kediyi okşadıktan sonra yavaşça uzaklaştı. Ama şafağın karanlığı, onun zihninde bir iz bıraktı. O iz, günlerce peşini bırakmadı. Sanki kedi, ona bir kapı göstermişti. Kapı görünmezdi ama hissedilirdi. Kadın, o kapının nereye açıldığını bilmiyordu. Ama bir gün açılması gerektiğini hissediyordu.

Kedi, kadının gidişini izledi. Sonra tekrar borunun üzerine oturdu. Işık, yine ince bir çizgi halinde süzülüyor, kedinin tüylerine değiyordu. Bu an, şaftın en sessiz anıydı. Sanki bütün han nefesini tutmuş, kedinin bekleyişini izliyordu.

Zaman ilerledi ama şaftın içinde hiçbir şey değişmedi. Kedi aynı yerde, aynı duruşla, aynı sessizlikle beklemeye devam etti. Onu görenler, bir anlığına kendi içlerindeki bekleyişi de fark ediyordu. Çünkü kedi sadece bir kedi değildi. O, bu hanın hafızasıydı. Bu şehrin unutulmuş bir nefesiydi. Bu boşluğun ruhuydu.

Ve belki de her şeyden önce o bir geçişti. Bir ara hâli. Bir tür arafta.


Benzer yazılar:


Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading