Kınalıada’nın eski iskelesinde duran silinmiş bir sefer tarifesi üzerinden hafıza, bekleyiş, kayıp ve zamanın yavaşça aşındırdığı insan hikâyelerini anlatan edebi bir anlatı.
Kınalıada İskelesindeki Taşlaşmış Tarife
1.
Kınalıada’nın kuzeye bakan eski iskelesinde, denizle gökyüzü arasındaki çizginin sık sık silindiği günlerde, paslanmış korkulukların yanında bir sefer tarifesi dururdu. Ona hâlâ tarife demek mümkündü ama artık hiçbir yolcuyu yönlendirmiyordu. Mavi emaye yüzeyi tuzun ve rüzgârın sabırlı işçiliğiyle çatlamış, rakamların çoğu silinmiş, harfler kendi gölgelerine dönüşmüştü. Uzakta geçen vapurların düdükleri duyuluyor, martılar iskele direklerinin çevresinde dönüyor, köpükler kıyıya vurup geri çekiliyordu; fakat levha değişmiyordu. Sanki yıllar önce başladığı bekleyişi sürdürmeye yemin etmişti. Adanın yaşlıları onun önünden geçerken göz ucuyla bakıyor, gençler ise onu neredeyse hiç fark etmiyordu. İnsan, her gün gördüğü şeyleri sonunda görünmez kılmayı öğreniyordu.
Bir sonbahar sabahı, adaya yalnızca yürümek için gelen bir adam o levhanın karşısında durdu. Aslında belirli bir amacı yoktu. Büyük şehirden kaçmak, birkaç saat boyunca başka kimsenin hayatını düşünmemek istemişti. Fakat levhaya baktığında alışılmadık bir duygu hissetti. Silinmiş rakamların arasında bir boşluk değil, bir hikâye gördü. Çünkü bazı nesneler yaşlandıkça işlevlerini kaybetmez; onları kullanan insanların sessizliğini depolamaya başlar. Bu nedenle eski bir kapı kolu yalnızca kapı kolu değildir. Eski bir pencere yalnızca pencere değildir. Ve denize dönük bir sefer tarifesi de yalnızca bir bilgi panosu olarak kalmaz.
2.
Adam uzun süre kıyıda oturdu. Rüzgâr kuzeyden esiyor, hava denizin içinden çıkarılmış eski bir fotoğraf kadar solgun görünüyordu. Levhanın üzerindeki silik izlere bakarken burada beklemiş yüzlerce insanı hayal etti. Bir asker uğurlanmış olabilirdi. Genç bir kadın sevdiği adamın dönmesini beklemiş olabilirdi. Bir çocuk ilk kez vapura binmenin heyecanıyla annesinin elini sıkmış olabilirdi. Hiçbirini bilmiyordu. Fakat bilmemek, onları düşünmesine engel değildi. Aksine belirsizlik, hayal gücüne geniş bir alan bırakıyordu.
Tarihin anlatmadığı yerlerde insan zihni konuşmaya başlar.
Deniz o gün ağır görünüyordu. Dalgalar yüksek değildi ama suyun yüzeyinde açıklanması güç bir yorgunluk vardı. Adam, yıllardır İstanbul’un kalabalığında yaşarken en çok zamanın sesini unuttuğunu fark etti. Saatlerin sesi vardı, telefonların sesi vardı, bildirimlerin, haberlerin ve acelelerin sesi vardı. Ama zamanın sesi yoktu. Burada ise her şey yavaş işliyordu; martıların dönüşü, köpüklerin dağılışı, bulutların hareketi ve iskelenin yaşlanan tahtaları zamanın gerçek yüzünü ortaya çıkarıyordu.
İnsan, ancak yavaşlayan şeylerin yanında yaşlandığını anlayabiliyordu.
Levhanın üst köşesinde okunabilen son kelimelerden biri vardı. Harflerin yarısı kaybolmuştu, yine de seçilebiliyordu. Adam o kelimeye uzun süre baktı. Ardından aklına tuhaf bir düşünce geldi: Belki de unutulmak yok olmak değildi. Belki unutulmak başka bir biçimde yaşamaya devam etmekti. Çocukluğunu düşündü. Artık hatırlamadığı yüzlerce gün vardı. Binlerce konuşma, yüzlerce yürüyüş, sayısız mevsim geçmişti. Onları tek tek anımsayamıyordu. Fakat yine de bütün o unutulmuş günler kişiliğinin içinde yaşamayı sürdürüyordu. Görünmez olmuşlardı ama yok olmamışlardı.
3.
Öğleye doğru iskele kalabalıklaştı. Gelenler vapuru bekliyor, telefonlarına bakıyor, kısa konuşmalar yapıyordu. Hiçbiri levhanın önünde durmuyordu. Herkes kendi yolculuğuna odaklanmıştı. Adam bu manzarayı izlerken insanların yalnızca mekânlardan değil, zamanlardan da geçtiğini düşündü. Aynı iskelede duran iki kişi aslında aynı yerde bulunmuyordu; çünkü biri geçmişin yükünü taşırken diğeri geleceğin telaşıyla meşguldü.
Mekân ortak olabilir, fakat iç dünyalar asla ortak değildi.
Bir süre sonra vapur geldi. Motor sesi suyun üzerinde yayıldı. Yolcular hareketlendi. İpler çözüldü, görevliler seslendi, birkaç dakika içinde kalabalık değişti. Fakat eski tarife yine yerinde kaldı. Adam o an, levhanın yıllardır gördüğü şeyleri düşündü. Kaç vapur yanaşmıştı, ayrılmıştı? Ve kaç ayrılık yaşanmış, kaç kavuşma gerçekleşmişti? Kaç kişi son kez bu iskeleye ayak basmıştı? Nesneler konuşabilseydi, insanların yazdığı bütün tarih kitaplarından daha yoğun hikâyeler anlatabilirlerdi.
4.
Öğleden sonra gökyüzü biraz daha karardı, ufuk çizgisi bulanıklaştı ve deniz kurşuni bir renge dönüştü. Levha artık daha da yalnız görünüyordu. Adam, hayatının büyük bölümünü anlam arayarak geçirdiğini fark etti. Oysa bazı şeylerin anlamı bulunmazdı, zamanla oluşurdu. Bir taşın, bir ağacın ya da bir iskelenin değeri ilk günlerinde değil, yıllar boyunca biriktirdiği görünmez katmanlarda saklıydı. İnsan da bundan farklı değildi; yaşanan her kayıp, her sevinç ve her pişmanlık, ruhun üzerinde yeni bir tortu bırakıyordu.
Akşamüstü adanın üstüne ince bir pus indi. Evlerin çatıları, yamaçlardaki çamlar ve kıyıdaki kayıklar hafifçe silikleşti. Adam bir an için levhanın bir nesne değil, bir sınır taşı olduğunu düşündü. Bir tarafında kayıtlı tarih vardı, diğer tarafında ise unutulmuş hayatlar. Çoğu insan yalnızca kaydedilmiş olanlara inanıyordu. Oysa dünyadaki deneyimlerin büyük kısmı hiçbir yere yazılmadan kayboluyordu. Bir annenin çocuğuna söylediği son cümle, bir balıkçının gece yarısı duyduğu ses, bir yolcunun vapurdan inerken hissettiği korku… Bunların çoğu tarihe geçmiyordu ama insanlığın gerçek dokusunu oluşturan şey tam da buydu.
5.
Rüzgâr akşama doğru sertleşti. Martılar daha alçaktan uçmaya başladı. Deniz köpüğü iskelenin ayaklarına çarpıyor, sonra karanlık suyun içinde kayboluyordu. Adam kalkıp levhaya yaklaştı. Çatlak yüzeyine dokunmadı, yalnızca baktı. Çünkü bazı şeylere dokunmak onları anlamaya yetmezdi; insan bazen yalnızca tanıklık ederdi. O an levhanın temsil ettiği şeyin bir vapur tarifesinden çok daha büyük olduğunu hissetti. O, bekleyişlerin anıtıydı.
Tamamlanmamış hikâyelerin, yarım kalmış umutların ve kimsenin kaydetmediği küçük hayatların anıtı.
Gökyüzü kararmaya başladığında iskele neredeyse boşalmıştı. Uzaktaki ışıklar birer birer yanıyor, deniz siyaha yaklaşan bir renge bürünüyordu. Adam gitmeden önce son kez ufka baktı. O an, yıllardır gelmeyen hayali bir vapurun hâlâ yaklaşmakta olduğunu düşündü. Bu düşüncenin gerçekle ilgisi yoktu. Ama insan ruhu her zaman gerçekle beslenmezdi. Bazen yaşamak için ihtimallere ihtiyaç duyardı. Belki bu yüzden bazı bekleyişler hiç bitmezdi. Çünkü sona erdiklerinde yalnızca bir olay değil, bir umut da sona ererdi.
6.
Adadan ayrılan son vapura binerken arkasına dönüp iskelenin siluetine baktı. Eski tarife uzaktan seçilmiyordu artık; karanlığın içinde erimişti. Fakat onun görünmez olması varlığını azaltmıyordu. Tam tersine, sanki bütün ada onun etrafında şekilleniyordu. Deniz, rüzgâr, pas, köpük ve yılların biriktirdiği sessiz tanıklık, o çatlamış mavi yüzeyde birleşmişti. Adam, vapur uzaklaşırken anladı ki zaman aslında geçip gitmez, yalnızca biçim değiştirir. İnsanların hatırlamayı bıraktığı şeyler denizin, rüzgârın ve eski nesnelerin hafızasına sığınır. Kınalıada iskelesindeki taşlaşmış tarife de böyleydi; çoktan unutulmuş bir günü göstermeye devam ediyor, artık gelmeyecek bir vapurun değil, insan hafızasının derin ve karanlık kıyılarının nöbetini tutuyordu.




Leave a Reply