Sessizlik, müzik ve insanın iç dünyasında yavaşça gerçekleşen dönüşümler üzerine edebi-felsefî bir deneme. Kendine dönüş, durma cesareti ve içsel manzaraların sessiz dili üzerine psikolojik ve şiirsel bir düşünce metni.
İçindekiler:
Konuşmayı Öğrenen Sessizlik Üzerine
Bazen dünya, dışarıdaki gürültüden çok daha fazlasını içimizde üretir. Sokakların uğultusu, motorların titreşimi, telefonların bitmeyen bildirimleri değil; düşüncelerin kendi kendine çoğalan, birbirine çarpan, sonra yeniden doğan o ince uğultusu. İnsan, bu içsel kalabalığın ortasında nefesini yakalamaya çalışan biri gibi durur; yakalar, kaybeder, yeniden dener.
Belki de bu yüzden, bir fincan kahve doldurup bir şarkı açtığımda, kelimelerden vazgeçmek bana tuhaf bir rahatlık verir. Sanki müzik, benim yerime nefes almayı kabul eder. Ben susarım; o konuşur, dururum; o yürür. Ben saklarım; o açığa çıkarır.
Melodinin, bilincin çekindiği yerlere sessizce süzülen bir dili vardır. İnsanın kendi içinden bile sakladığı odalara girer; kapıları zorlamadan, izin istemeden ama incitmeden. Ve ben o an anlarım: Bazen söylemek istediğim her şey zaten çoktan söylenmiştir.
Mevsimlerden Daha Yavaş Değişen İç Manzaralar
İnsanın değişimi üzerine sık sık düşünürüm. Dışarıdan görünen, kolayca fark edilen değişimler değil bunlar; saçlar, kıyafetler, alışkanlıklar, geçici hevesler. Benim ilgimi çeken, çok daha derinde, çok daha yavaş hareket eden katmanlar.
Bir gün eski bir fotoğrafa bakarsın ve fark edersin: O kişi sensin ama artık değilsin. Aynı yüz, aynı gözler, aynı duruş… Ama içindeki ağırlık, hafiflik, kırılganlık, direnç; hepsi başka bir yere evrilmiştir.
İç manzaralar sabit değildir. Onlar, yaşadıklarımızla genişleyen, reddettiklerimizle daralan, kabul ettiklerimizle yumuşayan canlı alanlardır. Bazen bir çatlak belirir; bu çatlak bir zayıflık değil, henüz adını bilmediğimiz bir alanın, yeni bir odanın başlangıcıdır.
Değişim çoğu zaman bir kırılma anı değildir. Daha çok, gece boyunca sessizce yer değiştiren mobilyalar gibidir. Sabah uyanırsın, bir şeyin farklı olduğunu hissedersin ama neyin değiştiğini anlaman zaman alır.
Dünya Koşarken Durmayı Öğrenmek
Durmaktan korkarız. Sanki durmak, sakladığımız bir gerçeği yüzeye çıkaracakmış gibi. Bu yüzden insanlar kendilerini sürekli meşgul eder: planlar, görevler, hedefler, yapılacaklar listeleri… Hareket yönle karıştırılır; hız anlamla.
Ben durduğumda önce huzursuzluk gelir. İçimde hafif bir titreme, uzun süre gürültüye alışmış bir bedenin sessizliğe verdiği tepki gibi. Ama biraz zaman geçince başka bir şey belirir: uzun süredir susturduğum o ince, kırılgan ses.
Büyük cümleler kurmaz. Sadece hatırlatır: Buradayım. Varım. Kendimi kanıtlamaya çalışmadığım hâlimle de varım.
Ve belki de en büyük rahatlama budur: Değerimi sürekli ispatlamak zorunda olmadığımı fark etmek. Bazen sadece var olmak yeterlidir.
Kendimizle Kurduğumuz En Uzun İlişki
Hayatımız boyunca sürecek en uzun ilişki, kendimizle kurduğumuz ilişkidir. Ama ironik bir şekilde, en az özen gösterdiğimiz ilişki de budur. Başkalarına karşı nazik olabiliriz ama kendimize karşı acımasız bir yargıç gibi konuşuruz. Başkalarını affederiz ama kendimizi affetmekte zorlanırız. Başkalarının kırılganlıklarını anlarız ama kendi zayıflıklarımızı sert bir ışık altında inceleriz.
Belki de kendimizi çok yakından gördüğümüz içindir. Tüm kusurlarımızı, korkularımızı, dile getirmeye çekindiğimiz düşünceleri biliriz ve bu yüzden “yetersiz” olduğumuza inanırız.
Oysa insanı insan yapan tam da bu kusurlardır. Eksikliklerimiz, yolculuğumuzun bir parçasıdır; engel değil.
Kendime karşı daha yumuşak olmayı öğreniyorum. Kolaycılık olsun diye değil, çünkü sertlik hiçbir zaman büyüme getirmedi. Büyüyen şey; ışık, alan ve zamandır.
Ve ben kendime bu üçünü vermeyi öğreniyorum.
Kilitli Kapıları Açan Müzik
Beni derinden etkileyen bir müzik duyduğumda içimde bir kapının sessizce açıldığını hissederim. Zorlamadan, kırmadan, sanki anahtar yıllardır doğru açıyı bekliyormuş gibi.
Müziğin aklı aşan bir tarafı vardır. İzin istemez, açıklama yapmaz, tartışmaz. Sadece içeri girer. Ve içeri girdiğinde, uzun süredir ertelediğim bir duyguyu, adını koyamadığım bir özlemi, unutmaya çalıştığım bir anıyı beraberinde getirir.
Ben sadece oturur, dinler ve ona yer açarım. Çünkü bazı şeyleri kelimeler anlatamaz, sınırları vardır. Ama müziğin yoktur.
Bazen tek bir melodi, yıllarca söyleyemediğim bir cümleden daha fazla şey anlatır.
Geri Dönüşlerin Aslında İleri Adımlar Olması
Zaman zaman geçmişte bıraktığımı sandığım yerlere dönerim. Fiziksel değil; içsel dönüşler bunlar. Yarım kalmış düşüncelere, yüzleşmekten kaçındığım duygulara, cevabını ertelediğim sorulara.
Ve fark ederim ki, geri dönüş bir yenilgi değildir. Aksine, devam etmektir. Bazen anlamak için zamana ihtiyaç duyarız, görmek için mesafeye. Bazen de aradığımız şeyin yolun sonunda değil, tam ortasında olduğunu fark etmek için bir daire çizmemiz gerekir.
Geri dönüş, geriye gitmek değildir; daha derine inmektir.
Sonunda Konuşmayı Öğrenen Sessizlik
Gün bittiğinde, şehir yavaşça kendi gölgesine çekildiğinde, çoğu zaman fark ederim ki bugün yaşadığım en önemli şey, dışarıda değil, içimde olmuştur.
Olaylarda değil, onların bende bıraktığı izlerde. Konuşmalarda değil, konuşmaların arasındaki boşluklarda.
Ve ben yine bir fincan kahve doldurur, bir şarkı açar, kelimeleri müziğe bırakırım.
Söyleyecek sözüm olmadığı için değil; bazen, benim olmayan bir sesi duymaya ihtiyacım olduğu için. Bana hatırlatan bir sesi: Sessizliğin de bir dili vardır. Ve o dil, izin verirsem, beni kendi içimde hiç gitmediğim yerlere götürebilir.
Belki de bütün mesele budur: Kendimden kaçmamak, oturmak, nefes almak ve dinlemek.
İlgili yazılar:





Leave a Reply