Bir merdiven aralığının hafıza, sessizlik ve içsel dönüşüm alanına dönüşmesini anlatan şiirsel ve derinlikli bir metin. Bir evin insan izlerini nasıl taşıdığını ve içimizdeki eşiği nasıl görünür kıldığını keşfeden bir anlatı.
Galata’nın Hatırlayan Merdiven Aralığı
Bazı evler vardır; insan onları yaşamaz, onlar insanı yaşar. Gösterişli bir mimarinin insan hayatını şekillendirmeye çalıştığı o bilinen yollarla değil; daha sessiz, daha derin, daha sızıcı bir yöntemle. Duvarları, insanın sinir uçlarına bağlanan bir uzantı gibi davranır; merdivenleri, içimizde yükselip alçalan şeylerin birer metaforuna dönüşür. Galata’da bir gece, böyle bir evin kapısında durduğumu fark ettim. Bir mekân değil, bir bilinç hâliydi bu.
1.
Gece ağırdı. Şehrin kendi lacivertine çöktüğü, Boğaz’ın nefes alıp verişinin yavaşladığı o saatlerden biriydi. Galata Kulesi’nin çevresindeki sokaklar boştu; yalnızca birkaç pencereden sızan ışık, birilerinin hâlâ uyanık olduğunu, düşünceleriyle boğuştuğunu hatırlatıyordu. Ben ise daha önce hiç görmediğim bir evin önünde duruyordum. Yine de ev beni tanıyormuş gibi karşıladı. Sanki uzun zamandır beni bekliyordu.
İçeri adım attığımda nem, toz ve eski kitapları andıran bir karışım karşıladı beni. Bu bir koku değildi; omuzlara çöken görünmez bir atmosferdi. Dökme demir merdiven yukarı doğru uzanıyor, her basamağı geçmiş adımların ağırlığını taşıyordu. Yavaş çıktım. Sanki her adım bir soruydu ve ben cevap vermeye hazır değildim.
Merdiven aralığına geldiğimde durdum. Yorgunluktan değil; o alanın kendi çekimi vardı. Hava daha yoğun, ışık daha yumuşak, sesler daha uzaktı. Zaman burada yavaşlıyor gibiydi. İnsan, kendi iç gürültüsünü duymaya mecbur kalıyordu. O an, ilk kez o tuhaf fısıltıyı duydum. Ne bir ses ne bir rüzgâr. İkisinin arasında bir yerde, daha çok içime dokunan bir titreşim.
Evin fısıltısıydı bu. Belki de benden önce aynı noktada duran birinin bıraktığı yankı. Aynı saatte, aynı kararsızlıkla, aynı eşiğin üzerinde. Fısıltı, ölmek bilmeyen bir sır gibiydi. Gölge ise kime ait olduğunu sormayan, çünkü herkese ait olduğunu bilen bir hatıra.
O an anladım: merdiven aralığı bir mimari detay değil, bir ruh hâliydi. Ne yukarıda ne aşağıda. Ne geri dönüş ne ilerleyiş. İnsan burada durur çünkü durmak zorundadır. İçinde bir şey yer değiştirir, yeniden düzenlenir, sessizleşir. Tüm sorular, tüm yarım kalmış hikâyeler, tüm gölgeler burada toplanır.
2.
Orada ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Dakikalar mıydı, saatler miydi? Zaman böyle yerlerde doğrusal olmaktan çıkar; insanın nefes alışverişine göre şekil değiştirir. Yavaş nefes aldım. Her nefes, unuttuğum bir şeye dönüş gibiydi. Her veriş, artık taşımam gereken bir yükten kurtuluş.
Evlerin bir hafızası olduğunu düşündüm. Arşivlerde yazan tarih değil; dokunuşların, adımların, bakışların, sessizliklerin hafızası. İçinden geçip giden insanların bıraktığı izler. Gitmiş olsalar bile bir parça hâlâ oradadır. Merdiven aralığı, onların hatırlamadığını hatırlar.
Belki de bu yüzden ev beni kabul etti. Bir ziyaretçi olarak değil, sanki geri dönen biri gibi. Oysa daha önce hiç gelmemiştim. Ama ev biliyordu: Benim de bir merdiven aralığım vardı. Olduğum kişiyle olacağım kişi arasında sıkışmış bir yer. Görünmeyen ama var olan bir eşik. İnsan ancak durduğunda duyabildiği bir yer.
Yukarı çıkmaya devam ettiğimde adımlarım değişmişti. Ne daha hızlı ne daha yavaş. Daha bilinçli. Sanki her basamak, içimdeki bir dönüşümün onayıydı. Merdiven aralığında bıraktığım bir yanım vardı artık. Ve oradan aldığım bir şey. Belki de beni çağıran fısıltının kendisi.
En üst kata vardığımda pencerenin önünde durdum. Şehre baktım. Artık bir karmaşa değil, yaşayan bir organizma gibiydi. Nefes alan, titreşen, değişen bir beden. Ben de onun bir parçasıydım. Boğaz, iki kıta arasında uzanan ağır bir düşünce gibi parlıyordu. İçimde de benzer bir akış vardı. Geçmişle şimdiyi, sessizlikle sesi, gölgeyle ışığı birbirine bağlayan bir akış.
3.
O an anladım: merdiven aralığı, insanın kendini bulduğu ya da kaybettiği yerdir. Belki ikisi birden. Hatırlayan evler ürkütücü değildir. Aksine, gerçektirler. Çünkü bize hatırlatırlar: biz de birer eviz. Yaşadığımız katlar, kaçtığımız odalar, açtığımız ve kapattığımız pencereler ve bizi bekleyen merdiven aralıkları.
Dışarı çıktığımda gece aynıydı ama ben değildim. Arkamdaki ev sanki nefes alıyordu, belki geri dönerim diye. Zorunluluktan değil; bazı mekânlar insanın içine yerleşir, insan da onların içine.
Sokağa doğru yürürken, şehrin yeni güne hazırlanan soluklarını duydum. İçimde hâlâ o fısıltı vardı. Ne bir ses ne bir anı. İkisinin arasında bir yerde. Işık gibi, aydınlatmayan ama ısıtan bir şey. Galata’nın merdiven aralığı uzun süre benimle kalacaktı. Belki de hep.
Benzer yazılar:




Leave a Reply