Spread the love

İstanbul’un unutulmuş bir liman harabesinde ayakta kalan paslı bir korkuluk üzerinden hafızayı, yıkımı ve eşikte kalmış mekânların sessiz direncini anlatan edebi bir anlatı.

Her şey iki durum arasında kalır.

1.

Eski liman deposunun kalıntılarına ilk kez hangi gün geldiğimi artık hatırlamıyorum. İstanbul’da bazı yerlere bir tarihle değil, bir ruh hâliyle varılır. Bir sabah değildir, bir akşam da değildir. İnsan oraya, içinde uzun zamandır adını koyamadığı bir boşluk belirince gelir. O gün de öyle olmuştu. Rüzgâr deniz tarafından esiyor, kıyıdaki kırık beton blokların arasına sıkışmış yosunları hareket ettiriyordu. Gökyüzü ne kapalıydı ne açıktı. Şehrin üzerine asılı duran, mevsimlerden bağımsız o gri eşik ışığı vardı.

Yıkılan yapının geriye kalan en belirgin parçası korkuluktu.

Bir zamanlar insanların yürüdüğü platformun kenarında yer almış olmalıydı; şimdi ise altında zemin yoktu. Bina çok önce denize kaymış, duvarlar çökmüş, kirişler çürümüş, iskele ise haritalardan bile silinmişti. Buna rağmen korkuluk kalmıştı.

İnsanın ilk bakışta anlamakta zorlandığı şey buydu.

Çünkü korkulukların anlamı korumaktır.

Oysa burada korunacak hiçbir şey yoktu.


2.

Demir çubuklar birbirine dolanmış, eğrilmiş, düğümlenmişti. Bazıları yukarı doğru yükseliyor, bazıları denize doğru kıvrılıyordu. Sanki yapı çökerken onlar da onunla birlikte hareket etmiş, son anda ayrılmayı reddetmişlerdi. Uzaktan bakınca ince bir dantel gibi görünüyordu; yaklaşınca ise her kıvrımın içinde yılların pasını, rüzgârını ve tuzunu görmek mümkündü.

Demirin üzerinde beyazlaşmış tuz katmanları vardı.

Taşın üzerinde beton tozu.

Aralarında ise yabani rezene büyüyordu.

İstanbul’un en tuhaf özelliklerinden biri budur; insan yapısı yavaş yavaş dağılırken doğa onu işgal etmek için acele etmez. Önce bekler, sonra küçük işaretler gönderir: bir ot, bir yosun, bir kök. Ardından sessizce yerleşir.

Rezene de böyle yerleşmişti.

Korkuluğun paslı gövdesi ile kırılmış taşların arasından yükseliyor, rüzgâr estikçe ince gövdelerini sallıyorlardı. Yapraklarından yayılan keskin koku, kıyıdaki çamur ve yosun kokusuyla karışıyordu; sanki iki ayrı dünyanın nefesi gibi.

Birisi canlı olanın.

Diğeri geride kalanın.

Uzun süre korkuluğun yanında durdum.


3.

İnsan bazı harabelerde zamanın geçtiğini hisseder; buradaysa zaman sanki bir yerde düğümlenmişti. Çöküş tamamlanmıştı ama bitmemişti; yıkım gerçekleşmişti ama hâlâ sürüyordu.

Belki de bu yüzden İstanbul’daki harabeler beni hep diğer şehirlerdeki kalıntılardan daha fazla etkilemiştir.

Çünkü burada hiçbir şey tamamen terk edilmez.

Hiçbir şey tamamen korunmaz.

Her şey iki durum arasında kalır.

Bir kapının sökülmüş kasası.

Duvarı kaybolmuş bir merdiven.

Kimsenin açmadığı bir pencere.

Haritadan çıkmış bir çıkmaz sokak.

Ve kimseyi tutmayan bir korkuluk.

Şehrin asıl hafızası müzelerde değil, bu arada kalmış şeylerin içinde yaşar.

Korkuluğun gölgesine oturup denizi seyrettiğim sırada uzaktan bir vapur geçti. Motor sesi önce duyuldu, sonra kayboldu. Ardından birkaç martı geldi; bir süre paslı demirlerin üzerinde durdular.

Onlar için burası harabe değildi.

Sadece konacak bir yerdi.


4.

Belki insanlar da geçmişe böyle bakabilseydi daha huzurlu olurlardı diye düşündüm.

Geçmişin üzerine fazla anlam yüklememek.

Onu kutsamamak.

Ama ondan kaçmamak da.

Yalnızca kabul etmek.

Oysa çoğu zaman bunu yapamayız.

Çünkü insanlar yıkılmış şeyleri görünce kendi hayatlarını hatırlar.

Bir ilişkiyi.

Dostluğu.

Bir evi.

İnancı.

Bir zamanlar kesin ve sağlam görünen bir fikri.

Bütün bunların da demir gibi eğrilebildiğini fark eder.

Bu yüzden harabeler mimari objeler değildir.

Onlar aynadır.

Korkuluğun karşısında dururken insan, aslında kendi içindeki yıkıntılarla karşılaşır.

İstanbul bunu çok iyi bilir.


5.

Şehir, yüzyıllardır insanların bıraktığı izlerle doludur; fakat burada ilginç olan şey izlerin büyüklüğü değil, küçük olanların daha kalıcı olmasıdır.

Bir avluda unutulan taş.

Kapanmış bir fırının bacası.

Toprak altında kalmış sarnıcın ağzı.

Kimsenin bilmediği bir mahzen.

Bir duvarın içine sıkışıp kalmış eski bir kapı halkası.

Bunlar büyük anıtlardan daha uzun yaşar.

Çünkü kimse onlarla mücadele etmez.

Kimse onları yeniden inşa etmeye çalışmaz.

Kimse yıkmaya da zahmet etmez.

Böylece eşikte kalırlar.

Benim İstanbul’um biraz da bu eşiklerin şehridir.

Turist haritalarındaki İstanbul değil.

Rehber kitapların anlattığı İstanbul da değil.

Daha çok, bir binanın arkasında yanlışlıkla keşfedilen bir avlu.

Kapalı sanılan bir geçit.

Yarı karanlık bir bodrum.

Denize bakan unutulmuş bir depo duvarı.

Bu yerlerde şehrin sesi değişir.

Trafik uzakta kalır.

Kalabalık seyrelir.

İnsan kendi adımlarını duymaya başlar.

Sonra başka sesler gelir.

Rüzgâr.

Kuşlar.

Borulardaki su.

Uzaktaki bir teknenin motoru.

Ve bazen, açıklanması zor olan başka bir şey.

Sanki mekânın kendisi konuşuyormuş gibi.

Korkuluğun yanında bunu hissettim.

Demirlerin arasında dolaşan rüzgâr, bir enstrümanın tellerinden geçen el gibiydi; her boşluk bazen ince, bazen boğuk olmak üzere farklı bir ses çıkarıyordu.

Bir an için bu yapının geçmişini öğrenmek istemedim.

Kime ait olduğunu.

Ne zaman inşa edildiğini.

Neden yıkıldığını.

Bunların hiçbir önemi yoktu.


6.

Bazı yerler tarih bilgisinden daha büyük bir şey taşır.

Varlık hissini.

Bulunmuş olmanın duygusunu.

Orada bulunduğunuz için gerçekleşen kısa ve tekrarlanamaz karşılaşma.

Belki de gerçek hafıza budur.

Arşivlerde duran bilgi değil.

Bir mekânın insanda bıraktığı iz.

Bu yüzden yıllar geçse de bazı yerleri unutamayız.

Ayrıntıları kaybolur.

Tarihler silinir.

İsimler eksilir.

Ama duygu kalır.

Ben bu korkuluğu yıllar sonra bile hatırlayacağımı biliyorum.

Pasın rengini değil.

Demirin tam şeklini değil.

Fakat onun taşıdığı düşünceyi.

Ayakta kalmak ile işlevini kaybetmek arasındaki o garip durum.

Çünkü insan da bazen böyle yaşar.

Yürür.

Konuşur.

Çalışır.

Gülümser.

Fakat içindeki bazı yapılar çoktan çökmüştür.

Buna rağmen yaşam devam eder.

Tıpkı korkuluğun ayakta kalması gibi.

Belki olgunluk dediğimiz şey de budur.

Her şeyi onarmak değil.

Bütün kayıpları telafi etmek değil.

Bazı eksiklerle birlikte yaşamayı öğrenmek.

Onları inkâr etmeden taşımak.


7.

Akşam yaklaşırken ışık değişmeye başladı.

Paslı demirin üzerinde soluk bir parlaklık oluştu. Deniz koyulaştı. Rezene sapları rüzgârda daha belirgin görünüyordu.

Kalkıp gitmeden önce son kez korkuluğa baktım.

Artık onu bir harabe parçası olarak görmüyordum.

Daha çok, şehrin sessiz düşüncelerinden biri gibiydi.

İstanbul’un her yere yazmadığı, yalnızca dikkatle bakana gösterdiği düşüncelerden biri.

Sonra yürümeye başladım.

Arkamda deniz kaldı.

Yıkılmış depo kaldı.

Ve kimseyi tutmayan korkuluk.

Fakat birkaç adım sonra fark ettim ki, aslında o korkuluk hâlâ bir şeyi tutuyordu.

Bir binayı değil.

İnsanı da değil.

Bir hatırlama biçimini.

Yavaş yavaş kaybolan şeylere dikkatle bakabilme yetisi.

Belki de şehirlerin en büyük görevi budur.

Bizi korumak değil.

Bakmayı öğretmek.

Ve İstanbul, bütün harabeleri, yarı karanlık avluları, çökmüş depoları, yer altındaki unutulmuş odalarıyla bunu hâlâ yapmaya devam ediyor. Çünkü burada bazen en sağlam şeyler duvarlar değildir.

En sağlam şey, yıkıntının içinde yaşamaya devam eden anlamdır.



Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading