Boğaz kıyısındaki terk edilmiş bir köşkte rüzgârla hareket eden eski bir perde; hafıza, zaman, kayboluş ve görünmeyen izler üzerine melankolik ve edebi bir anlatıya dönüşüyor.
Hayaletler İçin Dans Eden Perde
1.
Boğaz’a bakan eski köşkün üst katına ulaşmak için yarısı çökmüş merdivenlerden çıkmak gerekiyordu. Basamakların her biri başka bir zamana açılan eşik gibiydi; ahşap liflerinin arasında sıkışıp kalmış yıllar, her adımda hafifçe gıcırdıyordu. Çatının bazı bölümleri çoktan gökyüzüne teslim olmuştu. Yağmur içeri giriyor, rüzgâr odalar arasında dolaşıyor, mevsimler eve misafir değil ev sahibi gibi davranıyordu. Buna rağmen binanın kalbinde hâlâ vazgeçmeyen bir şey vardı. En üst kattaki büyük salonda, tavandan aşağı sarkan ağır bir perde, bütün çürümenin ortasında varlığını sürdürüyordu. Sanki ev yıkılmaya razı olmuştu da o razı olmamıştı.
Perdenin kumaşı bir zamanlar gösterişli olmalıydı. Belki düğünlere, uzun akşam yemeklerine, piyano seslerine ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren sohbetlere tanıklık etmişti. Şimdi ise rengi belli olmayan bir gölgeye dönüşmüştü. Solmuş yüzeyi, kıyıya vurmuş balık kemiklerinin mat beyazlığını andırıyordu. Üzerindeki desenler neredeyse silinmişti; yine de dikkatle bakıldığında kumaşın içinde uyuyan eski ihtişamın izleri seçilebiliyordu. İnsan bazı yaşlı yüzlerde çocukluğu görür ya, perde de öyleydi. Eskimişti ama geçmişini tamamen kaybetmemişti.
2.
Pencerenin çerçevesi çoktan dağılmış, camların çoğu kırılmıştı. Kuzeyden gelen poyraz, Boğaz boyunca koşarak eve ulaşıyor ve açık boşluklardan içeri süzülüyordu. Önce koridorları dolaşıyor, sonra kapısız odalardan geçiyor, en sonunda bu salona varıyordu. Oraya ulaştığında evin geri kalanı susuyor, sanki bütün yapı nefesini tutuyordu. Çünkü rüzgârın gerçek amacı içeri girmek değil, perdeyi uyandırmaktı.
İlk hareket her zaman küçük olurdu. Kumaşın kenarında beliren hafif bir titreşim. Ardından fark edilmesi güç bir salınım. Sonra giderek genişleyen bir devinim. Birkaç dakika içinde perde, kendi ağırlığını unutmuş gibi hareket etmeye başlardı. Sanki görünmeyen bir müzik yeniden çalınıyor, odada bulunmayan bir orkestra ilk notalarını yükseltiyordu. Boş salon, sesi olmayan bir valsin sahnesine dönüşürdü.
Karşı duvarda beliren gölge ise daha tuhaftı; kumaşın hareketiyle büyüyor, uzuyor, şekil değiştiriyordu. Bazen genç bir kadını, bazen yaşlı birini andırıyor; kimi zaman yalnızca insan biçimine benzeyen bir karanlık lekeden ibaret kalıyordu. Fakat bazı akşamlarda gölgenin ellerini saçlarına götürdüğünü, görünmez düğümleri çözdüğünü hayal etmek mümkündü. İnsan, bunun yalnızca ışığın bir oyunu olduğunu bilse bile gözlerini ayıramıyordu.
3.
Köşk hakkında anlatılan hikâyeler vardı. Mahalledeki yaşlılar burada yaşamış insanlardan söz ederdi. Bir kaptandan, onun bekleyişlerle ömür tüketmiş eşinden, başka ülkelerden gelen misafirlerden, akşama kadar açık kalan pencerelerden bahsederlerdi. Fakat yıllar geçtikçe isimler silinmişti, olaylar unutulmuştu. Sonunda geriye yalnızca söylentilerin iskeleti kalmıştı. İnsan hikâyeleri öldüğünde önce ayrıntılar kaybolur, sonra yüzler, ardından sesler; en son geriye yalnızca his kalır. Bu evde yaşayanların da başına gelen buydu.
Belki de bu yüzden perde hâlâ oradaydı; çünkü bazı nesneler eşya olmaktan çıkar. Bir sandık yalnızca sandık değildir; içine kapanmış hayatların bekçisidir. Bir kapı yalnızca kapı değildir; geçenlerin hatırasını saklar. Perde de artık kumaş değildi; yüzlerce sabahın ışığını, yüzlerce gecenin gölgesini ve sayısız bakışın ağırlığını taşıyan sessiz bir arşive dönüşmüştü. Liflerinin arasında görünmeyen bir tarih uyuyordu.
4.
O salonda uzun süre kaldığım bir akşam, insanın gerçekten ne zaman yok olduğunu düşünmeye başladım. Ölümün, bedenin durduğu an olduğu söylenir; fakat bundan emin değildim. Belki de insan, son kez hatırlandığında değil, son bıraktığı iz de silindiğinde kayboluyordu. Belki asıl yok oluş unutulmak değil, hareketin sona ermesiydi; dünyada senden kalan hiçbir şey artık kıpırdamadığında ölüm gerçek anlamını buluyordu.
Perdeyi izlerken köşkün bütünü farklı görünmeye başladı. Çatlak duvarlar yıkıntı olmaktan çıktı. Dökülen sıvalar yalnızca çürümenin izleri değildi; hepsi büyük bir organizmanın yaşlanmış parçaları gibiydi. Ev terk edilmiş değildi, yalnızca başka bir hayata geçmişti. İnsanların hayatından çıkmış, zamana ait bir varlığa dönüşmüştü. Onun dili artık saatlerin değil, mevsimlerin diliydi.
Poyraz yeniden yükseldiğinde perde birden genişçe açıldı. Karanlık salonun içine solgun akşam ışığı doldu. O an duvardaki gölge öyle belirginleşti ki salonda başka bir varlığın bulunduğu hissine kapıldım. Korkutucu değildi bu; daha çok eski bir mektubu yıllar sonra açarken hissedilen duyguya benziyordu. İnsan, geçmişin gerçekten dönmediğini bilir ama yine de onun nefesini omzunda hisseder.
5.
Belki hayalet dediğimiz şey de budur: Koridorlarda dolaşan ruhlar değil, tamamlanmamış ayrılıklar. Bir eve, bir sokağa, bir pencereye ya da bir eşyaya yapışıp kalan duygular. İnsanlar gider, şehirler değişir, kıyılar yeniden inşa edilir; fakat bazı duygular bir yere bağlanmayı sürdürür. Çok hafiftirler, toprağa gömülemezler; çok ağırdırlar, rüzgârla bütünüyle uzaklaşamazlar.
Gece çökerken Boğaz görünmez oldu. Karşı kıyının ışıkları sisin içinde eridi. Salonda yalnızca perde hareket ediyordu. Her yeni esintiyle yeniden canlanıyor, yeniden susuyor, sonra tekrar deviniyordu. Bu döngüde tuhaf bir bilgelik vardı. Çünkü hayatın kendisi de bundan farklı değildi. İnsan sürekli kalacağını sanır, fakat aslında yalnızca geçici hareketlerden oluşur. Geriye kalan şey çoğu zaman bedenler değil, o hareketlerin yankısıdır.
Köşkten ayrılırken son kez arkama baktım. Karanlığın içinde perde yine salınıyordu. Onu izleyen kimse yoktu, onun için çalan müzik duyulmuyordu, dans ettiği salon çoktan boşalmıştı. Yine de hareket etmeyi sürdürüyordu. O an anladım ki bazı varlıklar yaşamak için tanığa ihtiyaç duymaz; bazı anılar hatırlanmak için isim beklemez ve bazı perdeler, dünyanın bütün sessizliğine rağmen, görünmeyen misafirler için dans etmeyi bırakmaz.




Leave a Reply