Spread the love

Haliç’te terk edilmiş bir römorkörde duran eski bir pusula, yönleri değil hatıraları gösterir; İstanbul’un katmanlı ruhu, geçmiş, kayıp ve zaman üzerine yoğun bir edebi anlatıdır.


Haliç’te Paslanan Bir Römorkörün Hafıza Yolculuğu

Haliç’in ağırlaşmış sularında, tersanelerin ve unutulmuş rıhtımların arasına sıkışmış eski bir çekici tekne vardı. Onu ilk kez gören biri, gövdesindeki pası, kırılmış küpeşteleri ya da yosun tutmuş zincirleri fark ederdi. Biraz daha dikkatli bakanlar ise kaptan köşkünün içindeki pirinç pusulayı seçebilirdi. Camının altında ince bir buğu tabakası birikmişti; sanki yıllardır deniz değil de hatıralar nefes alıp vermişti orada. Pusulanın ibresi kuzeyi göstermiyordu. Durmadan kıpırdıyor, kendi çevresinde yorgun daireler çiziyor, sonra anlamsız görünen bir noktada duruyordu. Fakat İstanbul’da yaşayan bir insan için bunun anlamsız olduğunu söylemek kolay değildi.

Çünkü bu şehirde bazen en büyük hakikatler ilk bakışta arıza gibi görünürdü.


1.

Teknenin son sahibinin adı artık kimsenin aklında değildi. Eski liman kayıtlarında bile silik harflere dönüşmüş, deniz tuzunun kemirdiği sayfaların arasında kaybolmuştu. Ancak onu tanıyan birkaç yaşlı balıkçı, adamın yıllarca Boğaz’ın akıntılarını ezberlediğini anlatırdı. Sis çöktüğünde hangi burnun ardından hangi rüzgârın çıkacağını bilir, gece karanlığında yalnızca koklayarak hangi kıyıya yaklaştığını tahmin edebilirdi. Deniz ona ihanet etmemişti. Fakat insanın hayatındaki bütün ihanetler denizden gelmezdi. Bazıları sessizce kendi içinden yükselirdi.

Bir sonbahar sabahı pusulanın bozulduğunu fark ettiği söylenirdi. Önce bunu sıradan bir teknik sorun sandı. Pirinci temizledi, camı söktü, mıknatısını değiştirdi. Tersanelerde çalışan ustalara gösterdi. Kimisi nemden kaynaklandığını söyledi, kimisi yaşlılıktan. Fakat yapılan her müdahaleden sonra ibre aynı şeyi yapıyordu; kuzeyi reddediyor, görünmeyen başka bir çağrıya yöneliyordu. Adam önce sinirlendi, sonra merak etti. Sonunda ise pusulayı tamir etmekten vazgeçip onu dinlemeye başladı.

Zaman geçtikçe tuhaf bir şey fark etti. Pusula rastgele sapmıyordu; tekneyi her seferinde geçmişinin bir kıyısına çekiyordu. Kasımpaşa açıklarında dönerken çocukluğunda babasıyla yürüdüğü taş rıhtımların yakınında buluyordu kendini. Üsküdar yönüne açıldığında, yıllar önce kaybettiği bir dostuyla son kez çay içtiği kahvenin önünden geçiyordu. Balat kıyılarında dolaşırken gençliğinde âşık olduğu kadının yaşadığı sokağı gören noktaya sürükleniyordu. Sanki pusula yön bulmuyor, hafıza kazıyordu.


2.

İstanbul böyle bir şeyi mümkün kılabilecek tek şehir gibi görünüyordu ona. Çünkü burada zaman düz bir çizgi üzerinde ilerlemiyordu. Aynı merdivenlerden farklı yaşlarda defalarca çıkıyor, aynı meydanlarda farklı insanlar olarak yürüyordunuz. Bir sokak size dedenizi hatırlatırken öteki çocukluğunuzun korkularını geri getiriyordu. Şehir büyüyor gibi görünse de aslında katmanlaşıyordu. Yeni binalar eski hikâyelerin üzerine inşa ediliyor, yeni yüzler unutulmuş yüzlerin gölgeleriyle karışıyordu.

Bu yüzden İstanbul’da yaşamak bazen bir şehirde değil, üst üste yığılmış yüzlerce hafızanın içinde dolaşmak gibiydi.

Adam artık denize yalnızca gitmek için değil, hatırlamak için çıkıyordu. Rüzgârın yönünden çok pusulanın sapmalarını takip ediyor, ibrenin işaret ettiği görünmez yolların peşine düşüyordu. Zamanla fark etti ki, insan hayatının en belirleyici kararları çoğu zaman özgür iradenin ürünü değildi. Büyük kısmı görünmeyen geçmişlerin çekim gücüyle alınmıştı. Çocukken duyulan bir eksiklik, yıllar sonra seçilen mesleğe dönüşüyordu. Bir zamanlar hissedilen terk edilmişlik, kurulan ilişkilerin şeklini belirliyordu. İnsan geleceğe yürüdüğünü sanırken çoğu zaman geçmişinin çevresinde dönüp duruyordu.

Bu düşünce onu korkutmadı. Aksine garip bir huzur verdi; çünkü yıllardır peşinden koştuğu şey yönünü bulmak değilmiş. İnsanlara bakınca bunu daha iyi anlıyordu. Herkes doğru yolu aradığını söylüyordu ama çoğu kişi aslında kendi hikâyesini doğrulayacak işaretler peşindeydi. Kuzeyi bulmak istediklerini iddia ediyorlar, fakat içten içe yalnızca eski yaralarının anlamını öğrenmeye çalışıyorlardı. Belki de bütün pusulalar en başından beri yanlış anlaşılmıştı. Belki de onların görevi insanı bir yere götürmek değil, neden hâlâ aynı yerde döndüğünü göstermekti.


3.

Yıllar geçerken çekici tekne de yaşlandı. Boyaları döküldü, motoru sustu. Güvertesindeki tahtalar yağmurla kabardı, camları çatladı. Limandaki yeni gemiler onun yanından geçerken kimse dönüp bakmıyordu. Modern dünyanın aceleciliği içinde harabeye dönüşmüş şeyler görünmez oluveriyordu. Fakat adam hâlâ kaptan köşkünde oturuyor, pusulayı seyrediyordu. Dışarıda şehir değişiyor; mahalleler dönüşüyor, eski konaklar yıkılıyor, yeni kuleler yükseliyordu. O ise giderek daha az konuşuyor, daha çok dinliyordu.

Bir akşamüstü, güneşin bakır renkli ışığı Haliç’in yüzeyine yayılırken pusulanın camına uzun uzun baktı. Buğunun altında kendi yüzünü gördü. Bir zamanlar güçlü olan çizgiler yumuşamış, gözlerinin etrafı ince kırışıklıklarla dolmuştu. O an fark etti ki pusula yalnızca kuzeyi değil, onu da unutmuştu. Çünkü artık yön sorusunun bir anlamı kalmamıştı. İnsan ömrünün belirli bir noktasından sonra nereye gideceğini değil, nerelerden geçtiğini düşünmeye başlıyordu. Gelecek küçülüyor, geçmiş genişliyordu. Ufuk çizgisi daralırken hatıraların kıyıları büyüyordu.


4.

Sonraki yıllarda onu gören olmadı. Kimileri öldüğünü söyledi. Kimileri Anadolu kıyılarındaki bir akrabasının yanına taşındığını anlattı. Bazıları ise bir sabah teknesiyle sessizce denize açıldığını ve bir daha dönmediğini iddia etti. Hiç kimse gerçeği bilmiyordu. İstanbul’da birçok hikâye kesin bir sonla bitmezdi. Sis, söylentiler ve zaman araya girer; gerçek olayları efsanelere dönüştürürdü.

Bugün o çekici tekne hâlâ orada duruyor. Kış yağmurları güvertesine vuruyor, yazın tuzlu rüzgâr metal parçalarını biraz daha aşındırıyor. Martılar direklerinde nöbet tutuyor. Gece olduğunda karanlık su gövdeye çarpıp eski bir dilde konuşmaya başlıyor. Şehrin neon ışıkları uzakta titreşirken terk edilmiş kaptan köşkündeki pusula sessizce bekliyor. Camının altında hâlâ ince bir nem var. Pirincinin üzerinde hâlâ bakır renginde bir toz tabakası duruyor.

Ve ibre hâlâ dönüyor; kuzeye ulaşmak için değil, kaybedilmiş yönlerin çevresinde dolaşmak için. İnsanların yıllarca sakladığı pişmanlıklar, tamamlanmamış vedalar ve yarım kalmış cümleler için. Çünkü bazı şehirlerde yollar iki noktayı birleştirmez; bazı şehirlerde yollar, insanı kendi içinde unuttuğu odalara geri götürür. İstanbul da bunlardan biridir. Bu yüzden terk edilmiş çekici teknedeki o eski pusula bir denizcilik aleti değil, zamanın içinden çıkarılmış küçük bir itiraf gibidir.

Sessizce şunu söyler: İnsan çoğu zaman yolunu şaşırdığı için değil, aynı hatıranın çevresinde dönmekten vazgeçemediği için kaybolur.



Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading