Anadolu Kavağı’nda sisin içinde yankılanan ezan, Boğaz’ın hafızasıyla birleşerek görünmeyen avlulara, unutulmuş mahzenlere ve İstanbul’un derin zamanlarına uzanan şiirsel bir yolculuğa dönüşüyor.
Anadolu Kavağı’nda sisin içinden uzaktan gelen müezzinin çağrısı.
1.
Anadolu Kavağı’nda sis, başka semtlerde olduğu gibi yalnızca havanın bir durumu değildir. Burada sis, kıyıya vuran su kadar eski, yamaçlara tutunan servi ağaçları kadar sabırlı bir varlıktır. Bazı sabahlar Boğaz’ın kuzey ucuna öyle ağır iner ki deniz ile gökyüzü arasındaki çizgiyi ortadan kaldırır. Ufkun nerede bittiğini, kıyının nerede başladığını kimse bilemez. İnsan birkaç adım ötesini seçemezken, belleğin çok daha uzak yerleri hatırlamaya başladığını fark eder.
O gün de böyle bir gündü.
Yoros Kalesi’nin taşları sisin içinde görünmez olmuştu. Yalnızca zaman zaman belirip kaybolan karanlık lekeler halinde seçiliyorlardı. Sanki kale yıkılmış değildi de başka bir zamana çekilmişti. İnsan dikkatle bakınca onu görebiliyor, sonra yeniden kaybediyordu.
Kıyıda birkaç balıkçı vardı. Ağlarını sessizce topluyor, kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Sis insanları da değiştiriyordu. Gürültü burada anlamını kaybediyordu. Herkes, farkında olmadan, görünmeyen bir kütüphanenin içinde yürüyormuş gibi davranıyordu.
Sonra ezan duyuldu.
Sesin hangi minareden yükseldiğini anlamak mümkün değildi.
Önce ince bir hat gibi sisin içine bırakıldı. Ardından genişledi, yayıldı, kıvrıldı. Taş duvarlara çarpıp geri döndü. Deniz üzerinden dolaştı. Bir süre sonra sesin yönü kayboldu.
Ezan artık bir çağrı olmaktan çıkmıştı.
Ne bir camiye aitti ne de onu okuyan kişiye.
Yalnızca havanın içinde asılı duran uzun bir titreşim olmuştu.
2.
İnsan bazen bir sesin anlamını unutup yalnızca varlığını duyabilir. Tıpkı çocukluğunda duyduğu bir melodiyi yıllar sonra hatırlaması gibi. Sözler silinir, bağlam kaybolur, fakat geride sesin kendisi kalır.
Sis içindeki ezan da öyleydi.
Boğaz’ın derinliklerinden gelen bir yankıyı andırıyordu.
Bu yüzden Anadolu Kavağı’nda böyle sabahlarda yürümek, bir kentin içinde dolaşmaktan çok kendi hafızasının koridorlarında dolaşmaya benzer. Dar sokakların kıvrımları, yarı yıkılmış bahçe duvarları, paslı kapılar ve kapatılmış dükkân kepenkleri birdenbire geçmiş zamanın parçalarına dönüşür.
Çünkü sis yalnızca görüntüleri gizlemez.
Onları birbirine yaklaştırır.
Geçmiş ile bugün arasındaki mesafeyi azaltır.
3.
Bir süre sonra kıyıdan uzaklaşıp eski evlerin bulunduğu yokuşlara çıktım. Islak taş basamaklar görünmez avlulara açılıyordu. Bazı kapılar yıllardır kullanılmamış gibiydi. Ahşap yüzeylerinde tuzun ve rüzgârın bıraktığı izler vardı. Kimi pencerelerin arkasında yaşam sürdüğünü gösteren küçük işaretler görülüyordu; kurumuş bir fesleğen saksısı, yarıya kadar çekilmiş bir perde, içeride yanan sarı bir lamba.
Fakat bütün bunlar da sisin içinden bakıldığında gerçek olmaktan uzaklaşıyordu.
Sanki kent değil de kentin anısı kalmıştı.
Bir köşeyi döndüğümde dar bir geçit gördüm.
Çoğu insanın fark etmeden yanından geçeceği türden bir yerdi.
İki eski duvar arasında kalmıştı. Demir kapısı çoktan kaybolmuştu. İçeri girince küçük bir avluya ulaşılıyordu. Ortasında terk edilmiş bir kuyu ağzı vardı. Kuyu çoktan kurumuştu ama taş çemberi yerindeydi.
Avluda kimse yoktu.
Yine de insan burada bir zamanlar yaşayanların izlerini hissedebiliyordu.
Bir çocuk koşmuş olabilirdi.
Kadın pencereden aşağı seslenmiş olabilirdi.
Bir adam akşam üzeri oturup çay içmiş olabilirdi.
Hayatın büyük anlatıları çoktan kaybolmuştu. Geriye yalnızca bu küçük olasılıklar kalmıştı.
Ve çoğu zaman bir kenti yaşatan da tam olarak bunlardır.
Tarihin kitaplarda yazdığı olaylar değil.
Bir zamanlar bir yerde durmuş olan insanların görünmeyen ağırlığı.
Ezanın son tonları hâlâ havada dolaşıyordu.
Sanki sis onu bırakmak istemiyordu.
Bu sesle birlikte avlunun derinliklerinde küçük bir kapı fark ettim. Neredeyse duvarla aynı renkteydi. Yaklaştığımda aşağıya inen birkaç taş basamağın başlangıcı olduğunu gördüm.
Belki eski bir mahzen.
Depolama odası.
Belki de unutulmuş başka bir şey.
İstanbul’da insan bazen bilerek öğrenmemeyi seçer.
Her kapının ardındaki hikâyeyi açığa çıkarmak gerekmez.
Bazı yerler bilinmedikleri sürece yaşamaya devam ederler.
Merdivenlerin başında durup aşağı baktım.
Karanlık vardı.
Nem kokusu yükseliyordu.
4.
Dışarıdaki sis ile içerideki karanlık birbirine benziyordu. İkisi de görmeyi engelliyor fakat hayal etmeyi artırıyordu.
Belki bütün eski şehirler bu yüzden çekicidir.
Kesin cevaplar sunmadıkları için.
Modern dünyanın büyük bölümü aydınlatılmıştır. Her şey etiketlenmiş, haritalandırılmış ve açıklanmıştır. İnsan çoğu zaman bilginin içinde yaşar ama gizemin dışında kalır.
Oysa İstanbul hâlâ bazı boşluklarını korur.
Bazı avlularını.
Geçitlerini.
Bazı bodrumlarını.
Bazı suskunluklarını.
Bu boşlukların içinde şehir, kendisini yeniden kurar.
Sis de bunun ortağıdır.
Çünkü sis, eksik bırakır.
Eksik bıraktığı için çoğaltır.
Gizlediği için derinleştirir.
Bir süre sonra yeniden kıyıya indim.
Deniz görünmüyordu.
Sadece hareket ettiği hissediliyordu.
5.
Kıyıya yaklaşan dalgaların sesi vardı. Görünmeyen martıların çığlıkları vardı. Islak taşların üzerine düşen damlalar vardı.
Ve bütün bunların üzerinde hâlâ o ezanın uzak yankısı dolaşıyordu.
Belki gerçek değildi artık.
Belki çoktan sona ermişti.
Fakat bazı sesler bitince de yaşamaya devam eder.
İnsan kulağında değil, belleğinde sürerler.
Anadolu Kavağı’nın sisli sabahlarında duyulan ezan da böyle bir şeydir.
Dine, zamana ya da mekâna ait olmaktan çıkar.
Boğaz’ın derin sularına karışır.
Yıkılmış surların arasında dolaşır.
Kapalı avluların üzerinden geçer.
Unutulmuş mahzenlerin nemli taşlarına dokunur.
Ve sonunda kentin kendisine dönüşür.
Belki de bu yüzden İstanbul’un en gizli sesi minarelerden değil, yankıdan gelir.
Çünkü yankı hiçbir şey söylemez.
Yalnızca bir zamanlar söylenmiş olanı taşır.
Sis ise onu alır, eski duvarların arasında gezdirir ve hiçbir yere ait olmayan bir hatıraya dönüştürür.
O hatıra, bazı sabahlar Anadolu Kavağı’nın beyaz örtüsü içinde hâlâ dolaşır.
Onu duyanlar ise bir ses işittiklerini sanırlar.
Oysa duydukları şey, belki de kentin kendi içinden yükselen uzun ve görünmez hafızasından başka bir şey değildir.




Leave a Reply