Spread the love

Beykoz tepelerinde çürüyen eski bir piyano; kayıp bir evin hafızasını, yağmuru ve unutuluşun gizli müziğini taşıyor.



Beykoz’da Çürüyen Bir Hafızanın Ezgisi

I. Yağmurun Çaldığı Ezgi

Beykoz’un yukarılarına çıktıkça Boğaz gözden kaybolmuyordu; yalnızca biçim değiştiriyor, evlerin arasından görünen kurşuni bir su parçasından, çamların arkasında belli belirsiz soluyan başka bir gökyüzüne dönüşüyordu. O sabah, yağmur gece boyunca sürmüş, yokuşları siyah bir parlaklıkla kaplamıştı. Islak iğne yaprakların kokusu toprağın içinden yükseliyor, terk edilmiş bahçelerin duvarlarından sarmaşıklar sarkıyordu. Piyanoyu bana anlatan yaşlı adam, yerini tarif ederken bir sokak adı vermemişti. “Yukarı çık,” demişti, “evlerin azaldığı yerde sedir kokusunu izle. Duvarı çökmüş bir bahçe göreceksin. İçeride, artık hiçbir insana ait olmayan bir piyano var.” Bunu söylerken yüzünde gülümsemeye benzeyen fakat gülümseme olmayan bir kıpırtı belirmişti. İnsanların terk ettiği eşyalara karşı çocukluğumdan beri açıklayamadığım bir yakınlık duyduğum için onu bulmam gerektiğini hemen anlamıştım.

Çünkü sahipsiz kalan her şey, sonunda kendisini bulacak yabancıyı bekler.

Bahçe gerçekten oradaydı. Demir kapının yalnızca bir kanadı kalmış, öteki kanadı sarmaşıkların içine gömülmüştü. İçeri girdiğimde önce evi aradım fakat ev yoktu. Taş temelin birkaç bölümü, kırılmış merdiven basamakları ve toprağın üzerinden nedensizce yükselen beyaz bir sütun parçası dışında yapıdan hiçbir şey kalmamıştı. Sonra ağaçların arasında onu gördüm. Siyah gövdesi yağmurdan matlaşmış, kapağı çökmüş, üç ayağından biri yosunların arasında kaybolmuştu. Bir zamanlar bir salonun ortasında duran görkemli bir kuyruklu piyano, şimdi yabani otların arasında yarı gömülü yatıyordu. Üzerindeki marka adı güçlükle seçiliyordu: Pleyel. Bir süre yaklaşamadım. Bahçenin merkezinde duran şey bir müzik aletinden çok, toprağa bırakılmış büyük, siyah bir hayvanın iskeletini andırıyordu.


II. Çürümüş

Piyanonun tuşlarında yağmur birikmişti. Beyazların bir bölümü sararmış, bazıları çatlayarak yukarı kalkmış, siyah tuşların çevresini ince, yeşil bir yosun tabakası sarmıştı. Parmağımı dokundurduğum ilk tuş aşağı çöktü ve geri gelmedi. İkincisi kısa, boğuk bir ses çıkardı. Üçüncüsünden hiçbir şey duyulmadı. Fakat rüzgâr kırılmış kapağın arasından içeri girdiğinde paslanmış tellerden uzun, titreşimli bir uğultu yükseldi. Bu, müzik değildi; müziğin ölümünden sonra geriye kalan şeydi. Bir ezgiyi hatırlamayan, yalnızca bir zamanlar ezgi diye bir şeyin var olduğunu bilen ses. O anda aklıma tek bir kelime geldi: çürümüş. Kelime burada yalnızca tahtanın durumunu anlatmıyordu. Zamanın da çürüyebileceğini, anıların da bünyelerine giren görünmez bir nemle yavaşça çözündüğünü düşündüm.

İnsan geçmişi sağlam bir oda gibi hayal etmek istiyor. Kapısını açtığında çocukluğunun, ölülerinin, eski evlerinin ve unutulmuş yüzlerin aynı yerde beklediğine inanmak rahatlatıcıdır. Oysa hafıza bir oda değildir; daha çok bir bahçeye benzer. Önce çatı çöker, sonra duvarlar gider; adlar silinir, yüzlerin ayrıntıları birbirine karışır. Sonunda yalnızca açıklayamadığımız bir duygu kalır. Bir kokuyla ansızın gelen üzüntü, tanımadığımız bir sokakta duyduğumuz yakınlık, hiç görmediğimiz bir pencereye bakarken içimizden geçen kayıp hissi. Belki de hatırladığımızı sandığımız hayatın büyük kısmı çoktan yok olmuştur. Biz yalnızca onun yosun tutmuş birkaç tuşuna dokunup hâlâ aynı melodiyi çaldığımızı sanıyoruz.


III. Evin İçinde Kalan İnsanlar

Piyanonun çevresinde dolaşırken toprağın üzerinde küçük bir porselen parçası buldum. Kenarında silinmiş mavi çiçekler vardı. Biraz ileride paslanmış bir anahtar, ardından yarısı toprağa gömülmüş cam bir şişe çıktı karşıma. Bunların kime ait olduğunu bilmiyordum ve öğrenmenin mümkün olduğundan da kuşkuluydum. Yine de zihnim boşluğu hemen doldurmaya başladı. Bir kadın hayal ettim; akşamları pencere açıkken burada piyano çalıyor, aşağıdan görünmeyen Boğaz’ın sis düdüklerini dinliyordu. Bir çocuk merdivenlerde oturmuş onu seyrediyordu. Adam çalışma odasından çıkıyor, kapının eşiğinde kısa süre durup dinliyor, sonra hiçbir şey söylemeden geri dönüyordu. Bunların hiçbiri gerçek olmayabilirdi.

Fakat kaybolmuş mekânların güçlü yanı budur: gerçek sona erdiğinde hayal, onun terk ettiği odalara yerleşir.

Kırık gövdenin altına eğildiğimde çamura yapışmış koyu renkli küçük bir kâğıt gördüm. Elime aldığım anda parçalanacak kadar yumuşamıştı. Üzerinde yalnızca birkaç soluk çizgi seçilebiliyordu; yazı mıydı, nota mıydı anlayamadım. Onu kurtarmaya çalışmadım; yeniden aynı yere bıraktım. Bazı izlerin korunması gerektiğini düşünmek, yaşayanların kibri olabilir. Her şeyi arşivlemek, adlandırmak ve açıklamak istiyoruz; sanki bir şeyi kayda geçirince onu ölümden çekip çıkarabilecekmişiz gibi. Oysa zaman bazen yalnızca unutmak istemez, tamamlamak ister. Çürüme de bir tamamlanma biçimidir. Bir nesne, kendisine verilen adı kaybederek dünyaya geri döner. Masa yeniden ağaca, demir yeniden pasa, kâğıt yeniden toprağa yaklaşır.


IV. Boğaz’a Bakan Sessiz Ev

Öğleden sonra bulutlar inceldi. Ağaçların arasından Boğaz’ın küçük bir bölümü göründü; uzakta ilerleyen gemiler gri suyun üzerinde ağır gölgeler gibiydi. Bir zamanlar villa ayaktayken üst kattaki pencerelerden bütün kıyının görülebileceğini düşündüm. Belki piyano da pencerenin yakınındaydı. İnsanlar oturuyor, konuşuyor, kahve içiyor, gelecek yıl neler yapacaklarını tasarlıyordu. İçlerinden hiçbiri evin yok olacağı günü düşünmüyordu. Hiç kimse sevdiği odanın bir gün yağmur altında köksüz otlarla dolacağını, kullandığı fincanın toprağın içinde kırılacağını, piyanonun tellerinde rüzgârın dolaşacağını tasarlamaz. Yaşam biraz da bu bilgisizlik sayesinde sürdürülebilir. Her sabah eşyalarımızın kalıcılığına inanarak kalkarız. Oysa dünya, biz fark etmeden sürekli vedalaşmaktadır.

Piyanonun başına oturacak bir tabure kalmamıştı; yakınındaki taşın üzerine çöktüm. Rüzgâr yeniden yükseldi ve teller titredi. Bu kez çıkan ses bana acı gelmedi. Önceki o yaralı uğultunun altında daha derin bir düzen varmış gibi geldi. Yağmur kapağa düşüyor, dallar birbirine sürtünüyor, uzaktan bir geminin sesi geliyor, ıslak yapraklardan damlalar toprağa düşüyordu. Piyano artık insanların yaptığı müziğe hizmet etmiyordu fakat bütünüyle susmuş da değildi. Başka bir orkestraya katılmıştı. Nota sehpasında eser yoktu; ölçüyü rüzgâr, tempoyu yağmur belirliyordu. İnsan eliyle yapılmış bir nesnenin doğaya dönüşmesini seyretmek, ölüm hakkında düşündüğüm pek çok şeyi beklenmedik biçimde değiştirdi.

Belki yok olmak, düşündüğümüz kadar kesin bir fiil değildir.


V. Son Tuş

Gitmeden önce sağlam görünen tuşlardan birine bastım. Önce hiçbir şey olmadı. Parmağımı kaldıracağım sırada piyanonun derinliklerinden ince, gecikmiş bir titreşim geldi. Ses çok kısa sürdü, fakat bahçedeki bütün görüntüleri bir anlığına aynı yerde topladı: yıkılmış villa, kayıp merdivenler, porselen parçası, paslanmış anahtar, sarmaşıklar, sedir ağacı, gri su ve kim olduğunu asla öğrenemeyeceğim eski sahipler. Belki hiçbirinin hikâyesi benim kurduğum gibi değildi. Bunun önemi de kalmamıştı; çünkü geçmiş, sonunda gerçeğin kendisinden çok geride bıraktığı titreşimle yaşamaya devam ediyordu. Teller sustuğunda parmağımı tuştan çektim. Onu ikinci kez çalmadım.

Bazı sesler tekrarlandığında anlamını kaybeder.

Bahçeden çıkarken arkama baktım. Siyah piyano dalların arasında yeniden belirsizleşmişti. Birkaç yıl sonra kapağı tamamen çökecek, teller kopacak, kökler ahşabın içinden geçecekti. Daha sonra belki hiçbir şey kalmayacaktı. Fakat bunu artık trajik bulmuyordum. Aşağıya, Beykoz’un sokaklarına doğru yürürken insanın geride bırakmak istediği bütün izleri düşündüm: kitaplar, fotoğraflar, evler, isimler, aşklar, çocukluk eşyaları, mezar taşlarının üzerine kazınmış birkaç kelime. Hepsinin altında aynı korku yatıyordu: bütünüyle unutulmak. Oysa belki unutuş düşmanımız değildir. Belki bizi dünyadan silmek yerine dünyaya geri karıştıran son harekettir. Tepelerde kalan o çürümüş piyano artık kimse için bir eser çalmıyordu. Yağmur onun tuşlarına düşmeye devam ediyor, rüzgâr kopmaya yaklaşmış tellerini titretiyordu. Ve ben yokuştan inerken, arkamda müzik olmayan fakat müzikten daha eski bir şeyin sürdüğünü biliyordum: kaybolan her şeyin, son kez duyulmak istemeden önce çıkardığı o hafif, kırılgan titreşim.



Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading