Çengelköy’de terk edilmiş bir ahşap ev, rüzgârın uğultusuyla geçmişin, kaybın ve unutulmuş hayatların hafızasına dönüşüyor.
İçindekiler:
Çengelköy’de Bir Uğultunun Hafızası
Çökmüş Çatının Altında
Çengelköy’ün yukarısında, Boğaz’ı doğrudan görmeyen ama tuzunu duvarlarında taşıyan eski bir ahşap ev vardı. Sokağa bakan cephesi yıllar içinde kararmış, saçakları kırılmış, çatısı ortasından içeri çökmüştü. Pencerelerden geriye yalnız çerçeveler kalmıştı; içeri giren ışık artık camdan geçmediği için hiçbir şeye ait görünmüyordu. Bir kış öğleden sonrası kapının çürümüş kanadını iterek içeri girdim. Antrede, birbirinin üzerine yapışmış duvar kâğıtları nemden kıvrılıyor, eski bir hayvanın değiştirmeye çalıştığı deriyi andırıyordu. Evde ilk anda dikkatimi çeken yıkıntı olmadı. Yukarıdan, görünmeyen bir boşluktan gelen uzun ve boğuk bir ses vardı. Ne iniltiydi ne ıslık. Daha çok, derinlerde unutulmuş bir şeyin uykusunda dönmesine benziyordu.
Sesin kaynağını bulmak için merdivenlere yöneldim. Basamakların yarısı çökmüş olduğundan duvara tutunarak çıkmak gerekiyordu. Üst katta artık odalar yoktu; yalnızca odaların eskiden nerede bulunduğunu gösteren duvar parçaları, kapı eşikleri ve tavansız hacimler vardı. Yağmur, zamanla döşemelerin rengini açmış, yer yer tahtaları gri bir kemiğe dönüştürmüştü. Bir zamanlar salon olması gereken bölümde eski bir soba borusunun izi görünüyordu. Onun ardındaki geniş baca, karanlık bir kuyu gibi yükseliyordu. İçinde paslanmış demir bir düzenek asılıydı. Rüzgâr Boğaz’dan yükselip kırık pencerelerden eve girdiğinde, çatlaklardan bacaya ulaşıyor ve o demirin arasından geçerken bütün yapıyı titreten uğultuyu doğuruyordu. Ev, kendi yıkımından yapılmış bir çalgıya dönüşmüştü.
Orada uzun süre durdum. Rüzgâr kesildiğinde yapı sıradan bir harabeye benziyordu; fakat yeniden estiğinde döşemeler, duvarlar ve baca aynı görünmez soluğa katılıyordu. Uğultu bazen yükseliyor, sonra beklenmedik biçimde inceliyor, ansızın susuyordu. Bu düzensizlik bana insan sesini hatırlattı; mükemmel olmayan, nefesi yetmeyen, söyleyeceklerinin bir kısmını içine gömen bir insan sesini. Demire dokundum, parmaklarıma pas bulaştı. O anda, bir evin ölmesinin duvarlarının çökmesiyle başlamadığını düşündüm. Evler, kendilerini hatırlayan son insan öldüğünde ölür. Fakat bu yapı tuhaf biçimde direniyordu; içinde kimse kalmamıştı, yine de rüzgâr geldikçe kendisine ait olmayan bir nefesi ödünç alıyor ve yaşamış olduğunu karanlığa bildiriyordu.
Duvarların Sakladığı Hayat
Alt kattaki odalardan birinde, sökülmüş duvar kâğıdının altında başka bir desen ortaya çıkmıştı: soluk yeşil dallar, küçük sarı çiçekler ve neredeyse silinmiş kuşlar. Onun altında daha eski bir katman vardı. Bir insanın geçmişini kazımak da böyle olmalıydı; her cevap, altından başka bir yüzey çıkarıyordu. Köşede devrilmiş bir vitrin, paslı perde halkaları, kapağı olmayan porselen bir şekerlik duruyordu. Bunların hiçbirinin maddi değeri yoktu. Yine de onları çöpe dönüşmekten alıkoyan belirsiz bir ağırlık vardı. Bir el şekerliğin kapağını kaldırmış, bir başkası perdeyi çekmiş, biri pencerenin yanında yıllarca aynı sandalyede oturmuş olmalıydı.
İnsan gider, hareket kalır. Sonra hareket de kaybolur ve geriye eşyanın biçimine çökmüş bir alışkanlık kalır.
Bu evde kimlerin yaşadığını bilmiyordum. Bilmemek daha doğru geldi. İsimlerini öğrenirsem harabe kapanacak, birkaç biyografiye dönüşecekti. Oysa isimsizlik ona daha geniş bir kader veriyordu. Belki burada İstanbul’un başka yerlerinden çekilip gelen bir aile yaşadı; belki yaz akşamlarında pencereler açıldı, sofralar kuruldu, küslükler haftalarca sürdü. Biri üst kattaki odada ölüm haberini aldı. Belki çocuklardan biri bir sabah evi terk edip bir daha dönmedi. Bunların hiçbirini doğrulayamazdım. Fakat insanın hayal ettiği geçmiş ile gerçekten yaşanmış geçmiş arasında bazen sanıldığından daha ince bir duvar vardır. İkisi de sonunda erişilemez olur. Biri unutulduğu için, diğeri hiç yaşanmadığı için. Zaman açısından bakıldığında ikisinin karanlığı birbirine benzer.
Bacadaki demir yeniden titredi. Bu kez uğultu daha derinden geldi ve evin içinde dolaşırken odaların boyutuna göre değişti. Dar koridorda sıkışıyor, salonda genişliyor, merdiven boşluğunda neredeyse insanın göğsünden yükseliyormuş gibi duyuluyordu. Sesin kendisi sürekli değişmesine rağmen taşıdığı duygu değişmiyordu. Bir çağrısı yoktu. Benden hiçbir şey istemiyordu. Teselli etmiyor, korkutmuyor, geçmişi geri getirmeye çalışmıyordu. Yalnız sürüyordu. Birden bunun yas olmadığını anladım. Yas hâlâ kaybettiği şeyi geri ister. Buradaki ses ise kaybın çok ötesine geçmişti. Geri dönüş ihtimalini unutmuş bir dünyanın sesiydi. Belki asıl uğultu buydu: yok oluşun kendisini açıklama ihtiyacı bile duymadığı o geç evre.
Boğaz’dan Gelen Soluk
Akşama doğru hava değişti. Gökyüzü kurşun rengine dönerken Boğaz’dan gelen rüzgâr güçlendi. Çatının eksik bölümünden görünen bulutlar hızla kuzeye sürükleniyordu. Ev birden canlanmışçasına gıcırdamaya başladı. Bir kapı çerçevesi duvara vuruyor, gevşek tahtalar birbirine sürtünüyor, bacadaki demir ise bütün bunların altında uzun, karanlık bir nota tutuyordu. Sesin müzik olduğunu söylemek zordu fakat gürültü de değildi. Müzikle gürültü arasındaki ayrımın insanın dünyaya yüklediği düzenlerden biri olduğunu düşündüm. Biz tekrar eden sesi ritim, hoşumuza giden titreşimi melodi, anlam veremediğimiz geri kalanını gürültü diye adlandırıyoruz. Oysa rüzgâr bu ayrımlardan habersizdi; harabenin içinden yalnızca geçiyordu.
Pencere boşluğuna yaklaştığımda karşı yamacın ışıkları yanmaya başlamıştı. Yeni apartmanların düzgün cepheleri, market tabelaları, otomobiller ve uzak tekneler akşamın içinde başka bir İstanbul kuruyordu. Arkada ise duvar kâğıtları dökülen bu ev duruyordu. İki zaman birbirine birkaç metre mesafedeydi, fakat aralarındaki uçurum ölçülemezdi. Şehirlerin geçmişlerini koruduğunu söylemeyi severiz. Belki de doğru değildir. Şehir geçmişi korumaz; onu kullanır, aşındırır, yeniden adlandırır ve sonunda üzerine başka bir hayat yerleştirir. Yine de bazı parçalar sistemden kaçar. Bir merdiven, kapı kolu, taş, kırık pencere… Ya da kimsenin sökmeyi düşünmediği paslı bir demir düzeneği. Büyük tarih ortadan çekildikten sonra geriye böyle küçük direnişler kalır.
Rüzgârın yeniden yükseldiği bir anda demirin çıkardığı ses o kadar güçlendi ki bacanın içine baktım. Yukarıda, çökmüş çatının oluşturduğu açıklıktan gökyüzünün küçük bir parçası görünüyordu. Kurumla kaplı tuğlalar karanlıktan ışığa doğru yükseliyor, baca gerçek bir boğaza dönüşüyordu. Ev sanki bütün bedenini kaybetmiş, geriye yalnızca gırtlağı kalmıştı. O gırtlaktan konuşan ise evin kendisi değildi. Bunu o anda açıkça hissettim. Konuşan, burada yaşamış insanların toplamı da değildi. Daha geniş, daha kayıtsız bir şeydi. Belki zamanın maddeden geçerken çıkardığı sesti. Çünkü zaman sandığımız kadar sessiz ilerlemez. Ahşabı büker, demiri paslandırır, kâğıdı kabartır, isimleri siler. Yeterince dikkatle dinlendiğinde bütün bunların bir sesi vardır.
Uğultu
Evden çıkmaya karar verdiğimde hava neredeyse kararmıştı. Merdivenlerden inerken bir an durup arkamı dinledim. Tuhaf olan şuydu: Artık uğultunun nereden geldiğini ayırt edemiyordum. Bacadan mı, kırık pencerelerden mi, yoksa bütün yapının içinden mi yükseliyordu? Saatlerce aynı sesi dinleyince kulak insanı aldatmaya başlar. Dışarıdaki rüzgâr ile içerideki titreşim birbirine karışır. Daha kötüsü, bir süre sonra insan kendi bedenindeki sesleri de işitmeye başlar: nefes, kalp, kumaşın hareketi, ayakkabının tahtaya sürtünmesi. Harabe beni kendi akustiğine dâhil etmişti. Oraya bir gözlemci olarak girmiş, fark etmeden orkestranın en geçici parçasına dönüşmüştüm. Ev benden önce nice nefesi içine almıştı. Benimkini de kısa süreliğine kullandı.
Kapıdan çıktığımda sokak şaşırtıcı derecede sıradandı. Bir apartmanın penceresinde televizyon yanıyor, aşağıda biri poşetlerle eve dönüyor, uzaktan bir vapurun sesi geliyordu. Birkaç adım yürüdükten sonra dönüp harabeye baktım. Karanlıkta küçülmüş, neredeyse görünmez olmuştu. O an insanın kendi çağını ne kadar kalıcı sandığını düşündüm. Sofralarımızı, borçlarımızı, öfkelerimizi, eşyalarımızı, küçük zaferlerimizi dünyanın esas meselesiymiş gibi taşıyoruz. Sonra bir kuşak çekiliyor; onun büyük kaygıları bir başkasının anlamını bilmediği nesnelere dönüşüyor. Birkaç kuşak sonra geriye belki yalnızca bir duvar kalıyor. Sonra duvar da gidiyor. Fakat bütün bu yok oluşta aşağılayıcı bir şey görmedim. Aksine, garip bir adalet vardı. Hiçbir hayat sonsuza kadar merkeze yerleşemiyordu.
Dönüş
Yokuştan aşağı inerken rüzgâr arkamdan bir kez daha yükseldi. Harabeyi artık göremiyordum ama uğultusu evlerin arasından hâlâ ulaşıyordu. Sonra trafik sesine karıştı, ardından kayboldu. Yine de günler sonra bile onu hatırladığımda aklıma ölüm değil, nefes geldi. Belki bizden geriye kalan şey anılarımız değildir. Anılar da onları taşıyanlarla birlikte aşınır. Belki geriye, bir zamanlar burada bulunmuş olmamızın maddede açtığı küçücük biçim bozuklukları kalır: aşınmış bir basamak, duvara çakılmış bir çivi, elde incelmiş bir kapı kolu, bacada unutulmuş bir demir. Sonra bir gün rüzgâr gelir. Bizim kim olduğumuzu bilmez. Bize acımaz, bizi özlemez. Yalnız bıraktığımız boşluklardan geçer ve o boşlukları bir anlığına sese dönüştürür. Çengelköy’deki evin söylediği son söz de buydu belki. Bir kelimeden çok, dünyanın maddesinde açılmış uzun bir nefes: uğultu.




Leave a Reply