Spread the love

Küçükayasofya’nın arka geçidinde unutulmuş kırık bir çubuk, kireçle kaplı yüzeyi ve duvara düşen gölgesiyle zamanın fânî dokunuşunu hatırlatıyor. Sessizliğin bekçisiyle ilgili eski bir hikâye, denizin tuzlu rüzgârında yeniden canlanıyor.


Gizemli Geçit

1.

Küçükayasofya’nın arka sokaklarında, denize doğru eğilen dar bir geçit vardır. Bu geçit, sabahları tuzlu rüzgârla dolup taşar, akşamları ise taş duvarların arasına sıkışmış eski bir nefes gibi ağırlaşır. İşte o geçidin tam ortasında, kimsenin artık hatırlamadığı bir kapının önünde, yıllar önce unutulmuş bir çubuk durur. Kırık, yarısı kireçle kaplı, yarısı hâlâ insan dokunuşunun sıcaklığını saklayan bir çubuk.

Bu çubuğu ilk kez gördüğümde güneş henüz yükseliyordu. Işık, duvarların arasından süzülüp çubuğun üzerine düşüyor, kireç tabakasını sanki ince bir kar örtüsü gibi parlatıyordu. Eğilip baktığımda çubuğun gölgesinin duvarda bir parmak gibi uzadığını fark ettim. Sanki biri yıllar önce bu gölgeyle bir yön göstermişti: denize, ufka, unutmanın tuzlu sınırına.

Çubuğun hikâyesi, aslında o geçidin kendisi kadar eski. Rivayete göre, bir zamanlar burada yaşayan bir mezar bekçisi vardı. Adı unutulmuş, yüzü kaybolmuş, sesi rüzgârın içinde erimiş bir adam. Görevi, sessizliğin bekçiliğini yapmaktı; ölülerin huzurunu korumak, yaşayanların gürültüsünü duvarların dışında bırakmak. Geceleri çubuğunu yakar, dumanı taş duvarların arasında dolaşır, sanki ölülerin ruhlarına bir masal anlatırdı.

Ama bir gece bekçi geri dönmedi. Çubuğu kapının önünde kaldı. Kireç, yıllar içinde onu yavaşça yuttu; tıpkı zamanın insanı yutması gibi. Bugün çubuk, bir eşya olmaktan çok, bir hatırlatma: her şeyin fani olduğu, her dokunuşun bir gün toza karışacağı, her nefesin bir gün duvarların arasından kaybolacağı.


2.

Geçidin sessizliğinde yürürken, çubuğun hikâyesi zihnimde büyümeye başladı. Belki de bekçi bir gece denize doğru yürüdü. Çubuğun gölgesi ona yolu gösterdi. Belki de yıllarca ölülerin sessizliğini dinledikten sonra, kendi sessizliğini bulmak için suyun kıyısına gitti. Kim bilir? İnsan bazen kendi içindeki boşluğu doldurmak için kaybolmayı seçer.

Deniz kenarına indiğimde rüzgâr yüzüme çarptı. Tuz, dilimin ucunda hafif bir acılık bıraktı. Dalgalar, sanki bir şey anlatmak ister gibi taşlara vuruyordu. O an, bekçinin neden gitmiş olabileceğini anladım: Sessizlik bazen insanı ağırlaştırır. İçinde taşıdığın sesler, bir süre sonra seni duvarların arasına hapseder. Ve bir gün o duvarların dışına çıkmak istersin; tuzlu rüzgârın seni hafifletmesini, dalgaların seni yeniden şekillendirmesini istersin.

Geri dönerken geçidin taşlarına daha dikkatle baktım. Her taş, bir hikâye saklıyor gibiydi. Bazıları yosun tutmuş, bazıları çatlamış, bazıları ise hâlâ ilk günkü gibi sağlamdı. Ama hepsi aynı şeyi fısıldıyordu: Zaman, her şeyi eşitler. En sağlam taş bile bir gün kırılır ve en parlak yüzey bile bir gün matlaşır. En sıcak nefes bile bir gün soğur.

Önünde durup tekrar eğildim. Kireç tabakasının altında, çubuğun eski kahverengi dokusu hâlâ görünüyordu. Parmaklarımı uzatıp dokunmak istedim ama dokunmadım. Çünkü bazı şeyler dokunulmadan daha gerçek olur. Bazı hikâyeler elini uzatmadığında daha derinleşir. Çubuğun kırık ucu sanki bekçinin son sözünü saklıyordu: “Her şey geçer. Her şey dağılır. Ama bazı izler dağılmadan önce bize bir şey öğretir.”


3.

Geçidin sonunda yaşlı bir kadın oturuyordu. Elinde bir sepet, içinde taze ekmekler vardı. Bana baktı, gülümsedi. “O çubuğu gördün, değil mi?” dedi. Sesinde yılların yorgunluğu ama aynı zamanda bir bilgelik vardı. “Herkes görür ama herkes anlamaz. Sen anlamışsın.”

Ona bekçinin hikâyesini sordum. Kadın başını hafifçe salladı. “Bekçi sessizliği çok severdi,” dedi. “Ama sessizlik bazen insanı içinden kemirir. Bir gece denize doğru yürüdü. Bir daha geri dönmedi. Çubuğu burada kaldı. Kireç onu sakladı ama hikâyesini saklayamadı.”

Kadının sözleri geçidin taşlarına karıştı. Sanki duvarlar bile onu dinliyordu. “İnsan,” dedi kadın, “kendi sessizliğini bulmak için bazen kaybolur. Ama kaybolmak her zaman kötü değildir. Bazı kayboluşlar insanı yeniden doğurur.”

Kadına teşekkür edip ayrıldım. Geçitten çıkarken, çubuğun gölgesi bir kez daha duvarda uzadı. Bu kez, gölge bana bir şey söyledi: “Sen de fânîsin. Ama izlerin, doğru yere düşerse, zaman onları saklar.”


4.

Eve dönerken, çubuğun hikâyesi zihnimde bir dalga gibi büyüdü. Her adımda, bekçinin sessizliği içimde yankılandı. Belki de hepimiz, bir gün kendi sessizliğimizi bulmak için bir geçitten geçeriz. Belki de hepimiz, bir gün bir çubuğun gölgesine bakıp yönümüzü yeniden belirleriz.

Gece olduğunda penceremi açtım. Rüzgâr içeri doldu. Uzakta, denizin sesi vardı. O ses, bekçinin hikâyesini taşıyor gibiydi. Ve ben, o hikâyeyi yazarken, çubuğun kireçle kaplı yüzünü düşündüm: zamanın dokunuşunu, unutmanın ağırlığını, hatırlamanın hafifliğini.

Çubuk artık bir eşya değil, bir işaret, bir hatırlatma, bir fısıltı.

Ve belki de bu yüzden hikâyesi hiç kaybolmayacak.



Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

Trending

Discover more from LIBER SINE BIBLIOTHECA

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading